Aslında aşının klinik kullanıma (toplumda geniş bir şekilde kullanılması) geçmesi, ilaçlarla aynı yolu izlemesiyle olur. Bu yollara tek tek bakalım:
Aşı adayı, laboratuvar koşullarında geliştirilir ve ilk olarak toksikolojik (yan etki) ve immün cevap (bağışıklık) açısından, önce hayvanlarda (fareler ve primatlar) denenir.
Klinik öncesi çalışmalarda olumlu sonuç alınırsa (yan etki azlığı ve immün cevap yeterliliği), o zaman sağlıklı, genelde 18-55 yaş arasında 100 kadar gönüllüde, yan etki ve etkinlik incelenir. Gönüllüler günlük olarak yakından takip edilir. Bu fazda, aynı zamanda doz çalışması da yapılır. Etkili dozu bulmak için gönüllülere değişen dozlarda aşı uygulanır.
Faz 1 çalışmalarında genellikle, veri güvenliği ve izleme yönünden bağımsız aşı bilirkişileri ve çalışmanın sponsorları da çalışmayı yakından takip ederler. Faz 1 çalışmalarında sıkı kurallar vardır. Ciddi yan etki varlığında çalışma sonlandırılır.
Aynı faz 1 gibidir, yalnız burada yan etki ve immün cevap daha geniş insan (birkaç yüz) popülasyonunda incelenir.
Aynı amaç, çok daha geniş bir insan popülasyonunda incelenir. Yalnız burada gönüllülerden yarısına aşı, yarısına ise plasebo (aşı olmayan ve etkisi olmayan sıvı) verilir. Çalışmanın objektif olabilmesi için (gönüllülerin etkilenmemesi açısından) verilenlerden hangisinin aşı, hangisinin plasebo olduğunu, ne uygulanan kişi ne de uygulayan kişi bilmez. Bunu, yalnızca çalışmayı yapanlar bilir. Her iki koldaki gönüllüler yakından izlenir ve hasta olup olmadıklarına bakılır. Her iki gruptaki toplam hasta sayısı, önceden belirlenmiş bir sayıya ulaşırsa çalışma amacına ulaşmış sayılır ve aşının etkinliği saptanır. Çalışmanın bitiminde gönüllülere hangi grupta oldukları açıklanır ve plasebo kolundakilere aşı uygulanır.
Etkinliği saptamada şu formül kullanılır:
BioNTech ve Pfizer aşısının etkinliğini örnek olarak verecek olursak; toplam 36.000 kişi üstünde yapılan faz 3 çalışmasında, toplam 170 kişi covid-19’a yakalanmış (plasebo grubunda hasta sayısı 162, aşı grubundaki hasta sayısı 8). Bunları formüle koyacak olursak:
[(162-8)/162] x 100 = 95. Yani aşının etkinliğini %95 olarak buluruz. Yani 100 kişiye aşı yaparsak, aşının 95 kişiyi hastalıktan koruyacağı anlamına gelir.
Dünya Sağlık Örgütü, aşı etkinliğinin en az %50 olması gerekli diyor.
Aşının etkin ve güvenilir olduğu anlaşıldıktan sonra ve yetkili kurumlarca da bu durum kabul edildikten sonra toplumun aşılanması için onay verilir ve toplumdaki bireyler öncelik sırasına göre aşılanmaya başlanır. Ancak çalışmalar bununla da bitmez, aşılanan bireyler, yan etki ve bağışıklık açısından izlenmeye devam edilir (faz 4). Çünkü, faz 3 çalışmalarında toplumun her kesimi yeterince temsil edilmeyebilir.
Normalde olması gerekenler bunlardır. Ancak covid-19 pandemisinde durumun aciliyetinden dolayı bazı aşılar faz 3 sonuçları tamamlanmadan, ara sonuçlarıyla onay verildi ve toplumun aşılanmasına başlandı.
Kaynak:
Coronavirus disease 2019 (COVID-19): Vaccines to prevent SARS-CoV-2 infection
Konuyla ilgili:
Covid-19: hipertansiyon ve kalp hastalarının bilmesi gerekenler
Yapılan çalışmaya göre hafif kalp krizi (miyokart inkarktüsü) geçiren 9 hastanın 4’ünde geçirilen kalp krizi farkedilmiyor.
Kadınlarda özellikle fazla kilolu olanlarda, şeker hastalığı olanlarda, ve yaşlılarda bu durum daha sık oluyor. Yapılan açıklamalarda genel popülasyonda 55 yaşın üzerinde kalp krizi sıklığı 1000 kişide 9 olarak saptanmış. Bu 9 hastanın da 4’ünde kalp krizi zamanında fark edilmiyor.
Bilindiği gibi kalp krizi tüm dünyada ve özellikle gelişmiş ülkelerde, ölümlerin en büyük nedenlerinden biri. Kalp krizinde göğüs ağrısı en önemli şikayet olmakla birlikte her zaman olmayabiliyor. Oysa kalp krizlerinin zamanında tanınması, hastanın tedavisi, kişinin kalp damar hastası olduğunun belirlenmesi ve risk faktörleriyle mücadele edilmesi yönünden oldukça önemli.
Dünya Sağlık Teşkilatının [World Health Organization (WHO)] bildirdiğine göre kalp damar hastalıkları dünyadaki tüm ölümlerin %29.2’sinden sorumlu. Her yıl kalp krizi ve inme (felç)* geçirip sağ kalan 20 milyon kişi var, bunların ise büyük bir bölümü uzun süreli tedavi görmek zorunda kalıyor.
European Heart Journal, February 15, 2006
* İnme (felç) (ingilizce: stroke), beyin kan akımının bozulması sonucu oluşur. Nasıl ki kalpte bu olay olursa kalp krizi diyoruz. Buna da bir yerde beyin krizi diyebiliriz. Bozulan kan akımı sürekli olursa beyin hücreleri canlılığını koruyamaz ve kalıcı beyin hasarı oluşur. Bildiğimiz gibi kalbi besleyen damarlardan birinde tıkanma olursa kalbin o bölümünün beslenmesi bozuluyor ve o bölge uzun süre kansız kalırsa kalp krizi (miyokart infarktüsü) oluşuyordu. Aynı olaylar beyinde de olabilir. Bunun adına da inme (felç) diyoruz.
Bazı hastalarda inmeden önce inmenin olabileceğine dair ön işaretler olabilir: Bunlar yukarıda bahsettiğim inmede görülen şikayetlerin kısa süreli (24 saatten az) olan ve iz bırakmayanlarıdır (Yani 24 saatten az süren ve tamamen geçen konuşma bozukluğu, 24 saatten az süren ve tamamen geçen kol, bacak vs de güç kaybı veya uyuşukluk gibi). Bunlara geçici iskemik ataklar (transient ischemic attacks veya TIA) diyoruz.
Aspirin kalp ve beyin damar hastalıklarından koruyucu olduğu kadar, düzenli alan damar hastalarında kalp krizi ve inmeleri de önlüyor (pirimer korunma). Bundan başka, daha önce kalp damar hastası veya beyin damar hastalığı olan hastalarda da krizlerin veya inmelerin tekrar etmesini önlüyor veya bunlar olduğunda daha hafif geçirilmesini sağlıyor (sekonder korunma). Aspirinin, kalp damar hastası olan (kalp krizi geçirenler, koroner bypass olanlar, koroner anjiografide kalp damarlarında darlık tespit edilenler) veya beyin damar hastalığı olan (inme -strok- geçiren, geçici iskemik atak -TİA- geçiren veya beyin damarlarında darlık saptanan) hastalardaki yararı tartışılmaz ve eğer aspirin almasına engel durumu yoksa mutlaka verilir (sekonder korunma).
Son yıllarda aspirinin başta kalın bağırsak (kolon) kanseri olmak üzere bazı kanserlerden koruyucu olduğu da ortaya çıktı (1). İlerde kim bilir daha hangi yararlarını keşfedeceğiz.

Sekonder korunmada aspirinin yararı tartışılmaz. Bundan sonra söyleyeceklerin pirimer korunma (kalp damar veya beyin damar hastalığı olmayan kişiler) ile ilgili.
Madem öyle, aspirin böylesine mucize bir ilaçsa, kalp ve beynin damarsal hastalıklarıyla ve kolon kanseriyle uğraşacağımıza, pirimer korunma amaçlı olarak yetişkin olan herkese tavsiye edelim.
Bir ara öyleydi de. Gerek doktorlar hastalarına, gerekse hastalar yakınlarına, yukarıda bahsettiğim hastalıklardan korunmak için aspirin tavsiye eder hale geldiler.
Artık öyle olmaması gerektiğini biliyoruz. Çünkü aspirin alan insanlarda bu olayların olmayacağının garantisi yok. En önemlisi aspirin bazen hayata mal olan kanama yapıyor (özellikle sindirim sisteminde -ve özellikle de midede-).
Aşağıdaki durumlarda aspirin kullanılması durumunda, artmış kanama riski bulunur ve alıp almama konusunda hastalar doktorlarına danışmalıdırlar;
Daha önce sindirim yolu kanaması geçirenler, aktif ülseri olanlar, aspirin dışında kan sulandırıcı kullananlar, kanamaya eğilimi olanlar, ağrı kesici -romatizmal ilaç, ginkgo biloba veya omega-3 alanlar, karaciğer veya böbrek hastaları, ileri yaş, fazla alınan alkol, hipertansiyonu kontrol altında olmayanlar. Kanama riski erkeklerde, kadınlara göre daha fazla.
Koruyucu amaçla aspirin 81 mg gibi en düşük dozda öneriliyor ve kullanan kişilerde, aspirin olumlu etkisini 10 yıldan fazla düzenli kullanıldığında gösteriyor.
*Gelecek 10 yıldaki aterosklerotik damar hastalığına yakalanma riski (kalp damarlarında veya beyin damarlarında probleme yol açan hastalık olması), yapılan çalışmalar sonucunda bir takım risk faktörleri girilerek formül sayesinde hesaplanıyor (Formüle -ingilizce- ulaşmak için tıklayınız.).
Konuyla İlgili:
Aspirin
Bilindiği gibi, yüksek tansiyon (hipertansiyon), tüm dünyada, ciddi olarak insan ve toplum sağlığını tehdit eden, kalp krizi, felç ve böbrek yetmezliği gibi ölümcül sonuçlara yol açan, tehlikeli ve yaygın bir hastalıktır.
Amerikan Kardiyoloji Koleji ile Amerikan Kalp Cemiyetinin (ACC/AHA) yayımladığı son “Hipertansiyondan korunma, tanım, değerlendirme ve tedavi kılavuzu”nda hipertansiyonun normal kabul edilen değerlerinde köklü değişiklikler oldu.
Buna göre eskiden hipertansiyonun sınırları olarak; büyük tansiyonun (sistolik) 140 mmHg veya daha yüksek olması, küçük tansiyonun (diyastolik) da 90 mmHg veya daha yüksek olması kabul edilirken (yani 140/90 veya daha yüksek), yeni kabul edilen değerlere göre; büyük tansiyonun 120 mmHg veya daha yüksek olması, küçük tansiyonun da 80 mmHg veya daha yüksek olması anormal olarak kabul ediliyor (yani 120/80 veya daha yüksek).
Büyük tansiyonun aradaki değerlerine ise (120-129) hipertansiyon değil; “yüksek kan basıncı” deniyor (bakınız aşağıdaki tablo).
Hipertansiyon sınırı olarak yeni kabul edilen daha düşük değerler; tansiyonla, kalp damar hastalıkları, inme, miyokard infarktüsü, kalp yetmezliği, anevrizmalar ve genel olarak damar hastalıkları arasındaki kademeli olarak katlanan ilişki olduğu için alındı.
Buna göre eski değerlerle (140/90 veya daha yüksek) erişkin toplumun %32’si yüksek tansiyon grubuna girerken, yeni kabul edilen değerlerle (130/80 veya daha yüksek) bu oran %46’yı buluyor. Başka bir ifadeyle eski değerlerle erişkin toplumdaki her 3 kişiden biri hipertansiyon hastası iken, yeni değerlerle her 2 kişiden biri hipertansiyonlu oluyor.
| Kan basıncı kategorileri | |||
| Sistolik (büyük) Basınç | Diyastolik (küçük) Basınç | ||
| Normal | 120 mm Hg’den küçük | ve | 80 mm Hg’dan küçük |
| Yüksek | 120-129 mm Hg | ve | 80 mm Hg’dan küçük |
| Hipertansiyon | |||
| Evre 1 | 130-139 mm Hg | veya | 80-89 mm Hg |
| Evre 2 | 140 mm Hg veya daha yüksek | veya | 90 mm Hg veya daha yüksek |
Yayımlanan kılavuzda önemli konular;
*10 yıllık kalp damar riskini hesaplamak için bakınız (ingilizce).
Kan Basıncı
Tansiyon Nasıl Ölçülür
Hipertansiyon
Hipertansiyon ve şeker hastalığı arasındaki ilişkiler
Beyaz gömlek hipertansiyonu
Egzersiz ile ailevi hipertansiyon riski azalıyor
Sürekli Kan Basıncı Ölçüm Sistemi (ABPM)
Trans yağ (trans fat) olarak da bilinen hidrojene nebati yağların kalp damar sağlığı açısından zararlı olduğu uzun zamandır biliniyor. Bu yağlar özellikle fast food restoranlarda (özellikle kızarmış patateste) bol miktarda kullanılıyor.
Alınan karar göre fast food’un cenneti olan ABD’nin New York şehrinde Temmuz 2007 ye kadar porsiyonlarda en fazla 0.5 gr kullanabilecek, 1 Temmuz 2008 de de bütün yemeklerde trans yağ kullanımı yasaklanacak. Karar, içinde McDonald’s, Burger King ve şık bistroların da bulunduğu 24.000 işletmeyi kapsıyor.
Beslenmenin oldukça bozuk ve dolayısıyla obezitenin yüksek olduğu bir şehirde böyle bir karar alınması (karşılarında yemek sektörünün devlerinin olmasına rağmen) takdir edilecek bir konu. Darısı bize.
Newman M. City health board approves ban on trans fats. New York Times, 5 Aralık 2006
Konu ile ilgili:
Kan yağları nelerdir?
Sağlıksız beslenme sigara kadar zararlı
Yiyeceklerimizde kaç çeşit yağ var?
Milattan binlerce yıl önce sağlıklı olduğu bilinen nar suyu sağlıklı içecekler sınıfındaki yerini koruyor. Son yıllarda yapılan bilimsel araştırmalar onun haklı şöhretini pekiştirdi. Nar suyu nda, portakal ve şarap gibi antioksidanlardan zengin bir çok şeyden daha fazla miktarda (özellikle polifenol) antioksidan bulunuyor. Çeşitli çalışmalar, onun farklı alanlarda sağlık içeceği
olduğunu ortaya koydu.
Bu çalışmalardan biri, beyne giden kan damarlarındaki (karotis arter) iyileştirici etkisi üzerine. Çalışma, karotis arterlerinde oldukça önemli (%70-90 arası) darlık bulunan 15 hastanın 10’una her gün 1 bardak (250 ml) verilmiş. Diğer 5 tanesi de kontrol grubu olarak kullanılmış. 1 yılın sonunda nar suyu içenlerin darlığı oluşturan yapılarında anlamlı bir gerileme görülmüş.
Yine bir başka çalışmada 45 kalp damar hastası incelenmiş. Günlük 240 ml nar suyu verilen hastaların 3 ay sonra yapılan tetkiklerde hasta olan kan damarlarındaki kan akışının daha iyi olduğu bulunmuş.
Yapılan çok çeşitli çalışmalarda da ayrıca özellikle prostat kanseri başta olmak üzere bazı kanser türlerinden koruyucu etkisi olduğu veya kanserin gidişini yavaşlatıcı etkisi olduğu yolunda sonuçlar alınmış.
Yapılan çalışmalar küçük olmakla birlikte nar suyunun ateroskleroza (damar sertiği) ve bazı kanser türlerine karşı doğal bir ilaç olma yolunda ümit veriyor.
Nar suyunu, taze meyveden sıkıp elde edebileceğiz gibi hazır olarak da alabilirsiniz (elbetteki suyunu sıkmadan da tanesiyle yemek de mümkün). Hazır olarak alınırsa dikkat edilecek nokta, etiketinde %100 doğal nar suyu yazması ve içine ayrıca şeker katılmamış olması. İlave şeker eklenmiş olması, vücuda gereksiz yere kalori girmesini sağlayarak yararlığını azaltacaktır.
http://www.ncbi.nlm.nih.gov/pubmed/15158307
http://www.ncbi.nlm.nih.gov/pubmed/16818701
Enerji içecekleri denilen ve enerjiyi artırdıkları ifade edilen içecekler son yıllarda genç erişkinler ve okul çağındaki gençlerde, artan bir oranda kullanılıyor. Reklamlarda, dikkati ve konsantrasyonu attırdığı, bedensel ve zihinsel canlılık sağladığı vurgulanan, bu içeceklerin ciddi olumsuz yan etkileri olduğuna dair yayın sayısı gittikçe artmakta.
Bu konuda çıkan son çalışmalardan biri, geçen ay tanınmış tıp dergilerinden JAMA’da yayımlandı. Bu çalışmaya göre; deneklerden bir gruba enerji içeceği, diğer gruba ise tadı ve rengi enerji içeceğine benzeyen bir içecek verilmiş (hangi gruba hangi içeceklerin verildiğini ne veren, ne de içenler biliyormuş -çift kör, plasebo kontrollü- (doubleblind, placebocontrolled). Çalışmanın sonunda enerji içecekleri grubunda tansiyon, istatistiki olarak anlamlı bir şekilde yüksek bulunmuş ve vücut stres altındayken, kanda yükselen stres hormonlarının da düzeyi artmış (stres hormonlarının sürekli veya sık sık yükselmesi, başta, kalp sağlığı olmak üzere, damar sağlığını önemli bir şekilde olumsuz etkiliyor).
Bu ve konuyla ilgili bütün çalışmaların sonuçları, enerji içeceklerinin iddia edildiği gibi bedensel ve zihinsel canlılık sağlamadığı, aksine yan etkilerinden dolayı zararlı olabileceğini gösteriyor. Enerji içeceklerinin, zararlarının başında içerdikleri kafein geliyor. Sağlıklı genç bir insanda güvenli olarak alınabilecek kafein miktarı, maksimum günde 400 mg (bu miktar yaklaşık 4 kupa filtre kahveye veya 10 kutu kolaya veya 2 enerji içeceğine karşılık geliyor).
Çocuklarda ise kafein önerilmiyor (Çocukların maksimum alabilecekleri kafein miktarı günlük 100 mg).
Erişkinlerde ise enerji içeceklerinin hiç tavsiye edilmediği bazı gruplar var: kalp damar hastaları, yüksek tansiyon hastası olanlar ve uyku bozukluğu çekenler. Bu grup, içmek istiyorlarsa mutlaka doktorlarına sormalı. Hamile kadınlar ve meme emzirenler de kaçınmalı. İlaç kullanan hastalarda, olası bir etkileşimden kaçınmak için bu içeceklerden uzak durmalı veya doktorlarına sormalı.
Yaşlıların kafein etkilerine daha duyarlı olduklarını da belirtmem gerek.
Enerji içeceklerinde sıklıkla bulunan maddeler;
Kafein
Şeker
Guarana (tohumları kafein içeren bir bitki)
Taurin (amino asit)
Kakao
B vitamini
Ginseng, meyan kökü (licorice), kola nut (kola ağacının kafein içeren meyvesi) gibi çeşitli bitkiler
Nabız hızı artışı
Düzensiz nabız veya çarpıntı
Uyku bozuklukları
Fazla idrara çıkma
Kan şekerinde yükseklik (bu yan etki, şeker içeren bütün içeceklerde bulunur)
Kaynak:
http://jama.jamanetwork.com/article.aspx?articleid=2469194
http://jama.jamanetwork.com/article.aspx?articleid=1487122
http://www.mayoclinic.org/healthy-lifestyle/nutrition-and-healthy-eating/in-depth/caffeine/art-20045678
Kolesterol ve trigliserid kanımızda bulunan yağlar. Bunların belirli miktarlarda olması gerekli. Ancak kolesterol yüksekliğinin, damar hastalığı olanlarda veya bu hastalık yönünden fazla sayıda risk faktörlerine sahip olanlarda hastalığı ortaya çıkarıcı veya hızlandırıcı etkileri biliniyor. Trigliserid yüksekliğinin damar hastalığına etkisi kolesterol gibi değil. Ancak 500 mg/dl üzerindeki değerler pankreas iltihabı yönünden risk doğurabiliyor.
Statin grubu kolesterol düşürücü ilaçların, atardamar (arter) hastalıklarındaki (özellikle kalp ve beyin damarlarında çok önemli) yararlı etkileri ispat edilmiş olmasına rağmen bir kısım hastalar yan etkilerinden çekinerek reçete edilen ilaçlarını ya hiç almıyor ya da düzenli almıyor. Bir kısım insanlar da bu grup ilaçların dışındaki bazı ilaç veya ürünlerden yarar umuyor. Ortalıkta iyi geldiği ileri sürülen bir çok ürünün adı var. Peki bunları hangileri işe yarıyor? Konuya girmeden önce, sağlık bakanlığının tüm yasaklama çabalarına karşın bir yolu bulunarak hala piyasada bangır bangır reklamı yapılan, her şeye (kansere, kolesterole, kalp hastalığına, felce, iktidarsızlığa vs) iyi geldiği, iyileştirmeyeceği hastalığın olmadığı bitkisel maddelerin (ilaç demiyorum, çünkü ilaç değiller) konumuzla kesinlikle ilgisi olmadığını, bu işten tek fayda bulanların, bu saçmalıklara inanıp dünyanın parasını veren insanlardan kazandıkları para ile işin içindeki sağlık sömürüsü yapan düzenbaz ve sahtekarların olduğunu belirteyim.
Evet şimdi gelelim günümüzde kullanılan bazı ürünlerin kan yağları üstüne etkilerine göre sınıflamasına;
Balık yağı: Balık yağının günde 2-4 gr arasındaki miktarları (en az 1 gr) trigliseridleri düşürmek amacıyla kullanılabilir. Bu miktarın altında bir işe yaramıyor. Ancak piyasada satılan balık yağlarının bir çoğunun 1 kapsülünün içindeki miktarın bu miktarın çok altında olduğunu ve çok fazla sayıda kapsülün alınması gerektiğini belirteyim. Ayrıca önerilen miktarda balık yağının içerdiği kalori nedeniyle (200 kalori) kilo probleminin de oluşabileceği unutulmamalı. Doktor önerirse kullanılmalı.
Psyllium: Psyllium yüksek miktarda lif içeren bir bitkisel üründür. Barsaklardan emilmez. Kolesterol ve trigliserid düşürülmesinde etkilidir. Dışkıyı yumuşatarak kabızlık tedavisinde de kullanılabilir. OTC dediğimiz ürünleri satan mağaza ve eczanelerde bulunabilir. Bulunamazsa bol lif içeren tahıl, sebze ve meyveler de benzer işi görür.
Soya proteini: Soya proteini soya fasülyesinden elde edilen sağlık için son derece yararlı bitkisel bir üründür. Hayvansal proteinler (et ve süt ürünleri gibi) yerine bitkisel olan soya proteinini almak çok daha yararlı. Yapılan çalışmalarda kolesterol ve trigliseridi düşürdüğü, HDL (iyi) kolesterolu ise bir miktar artırdığı bulunmuştur. Ülkemizde un, granül veya parça (kuşbaşı) halinde bulunabiliyor.
Koenzim Q10 (Coenzyme Q10): Normalde vücudumuzda bulunan bu madde kuvvetli bir antioksidandır (antioksidanlar hücrelere zarar veren serbest radikalleri yok ederler). LDL (kötü) kolesterolü düşürdüğüne dair çalışmalar varsa da insanlarda bu amaçla kullanımı için yeterli veri yoktur. Ancak kolesterol düşürücü olarak statin kullanan hastalardaki olabilecek kas ağrıları için koenzim Q10 yararlı olabilir.
Sarımsak: LDL (kötü) kolesterolü düşürdüğüne dair küçük bazı çalışmalar varsa da insanlarda bu amaçla kullanımı için yeterli veri yoktur. Ancak sarımsağın sağlıklı bir besin olduğunu
vurgulamak isterim.
Niasin: (niacin): B vitamini olan niasin, LDL (kötü) kolesterolu ve trigliseridi düşürür ve HDL (iyi) kolesterolu yükseltir. Ancak mutlaka doktor önermelidir. İşe yaraması için yüksek miktarda
almak gerekir, bu da yan etkilerinin fazla olmasına yol açar.
Mayalı kırmızı pirinç (red yeast rice): Bir tür kırmızı maya ile fermente edilmiş bu pirinçte statinlerde bulunan bir madde bulunuyor ve böylece kolesterolü düşürebiliyor. Ancak ABD’de destekleyici ürün sınıfından çıkarılıp ilaç kategorisine sokuldu. Yan etkileri ve diğer ilaçlarla etkileşimi olabilir. Doktor onayı gerekli.
Policosanol: Şeker kamışı gibi bazı bitkilerden elde edilen bu madde ile ilgili kolesterolu düşürdüğüne dair küçük çalışmalar var, ama kullanımını önermek için yeterli değil.
D vitamini: Sağlık için bir çok yararı olan D vitamininin ne yazık ki kolesterol ve trigliserid üstüne etkisi yok.
Doktorunuzun önermediği veya reçete etmediği bir ilacı veya destekleyici bir ürünü alırken doktorunuza danışın. Doktorunuzla olan randevunuza giderken kullandığınız bütün her şeyi (özellikle zararsız diye düşündüğünüz reçetesiz satılan ürünleri) mutlaka yanınızda getirin.
Kaynak:
http://www.webmd.com/cholesterol-management/supplements
Konu ile ilgili ayrıca:
Kolesterolümüz yüksekse ne yapmalıyız?
Atorvastatin diyabetli hastalarda kalp hastalığı riskini azaltıyor
Atorvastatin, şeker hastalarında felç ve kalp krizi riskini azaltıyor
Koroner ateroskleroz geriliyor
Statinlerin bir yararlı etkisi daha
Kolesterol yüksekliği tedavisinde kullanılan statinler şeker hastalığına yol açıyor mu?
Günümüzde statinler (yüksek kolesterolü düşürmede kullanılan bir ilaç grubu), kalp damar ve beyin damar hastalıklarını (serebrovasküler hastalıklar) gerek önlemede gerekse hastalığı yavaşlatma ve istenmeyen olayları önlemede bilimsel olarak ispatlanmış bir şekilde yaygın olarak kullanılıyor. Yaygın olarak kullanılması, bir yerde medyada da geniş yer bulmasına yol açıyor ve haklarında doğru yanlış bir çok şey söyleniyor. Özellikle yan etkileri abartılıyor ve bir çok hastanın bu olumsuz söylemler sonucunda ilaçlarını bırakmasına yol açarak hastaya zarar veriyor.
Genel olarak statinlerin yan etkilerinin az olduğunu söylemek mümkün. Yeni yapılan bir araştırma bu görüşü doğruluyor: Yaklaşık 250 bin kişi üzerinde (tam olarak 246.955 kişi) yapılan randomize kontrollü çalışmaların değerlendirilmesinde kolesterol düşürmede yaygın olarak kullanılan statin grubu ilaçların yan etkileri araştırılmış. Çalışmanın sonuçlarını özetleyecek olursak;
Genel olarak statinler iyi tolere ediliyor. Yan etkilerden dolayı bırakma çok az ve yüksek dozlarda (80 mg gibi) görülüyor.
Pravastatin ve simvastatinin yan etkileri, atorvastatin ve rosuvastatine göre çok daha az. Ancak pravastatin ve simvastatinin kolesterol düşürücü etkilerinin diğerlerinden daha az olduğunu da belirtmem gerekli.
Statinler %9 oranında şeker hastalığı riskini artırıyorlar.
Statinler kanser riskini artırmıyor.
Yan etkilerden dolayı tedavinin kesilmesi veya kas üzerine olan yan etkileri (CPK değerini artırması) plasebo (etkisiz ilaç)’dan farklı değil.
Statin alanlarda karaciğer ile ilgili kan tetkikleri (AST, ALT) yükselebiliyor. Bu yan etki yüksek dozlarda daha belirgin.
Statinlerin yan etkileri çok sık değil. Çok daha önemlisi statinlerin ölüm (mortalite) ve kalp / beyin damar sistemine yararları -şeker hastalığı riskini artırmasına rağmen- tartışmasız çok daha fazla ve gerekli durumlarda (özellikle kalp damar hastalığı olan veya kalp damar hastalığı yönünden yüksek riskli olan kişiler) bu riski göze almaya değer.
Kolesterolümüz yüksekse ne yapmalıyız?
Atorvastatin diyabetli hastalarda kalp hastalığı riskini azaltıyor
Atorvastatin, şeker hastalarında felç ve kalp krizi riskini azaltıyor
Koroner ateroskleroz geriliyor
Statinlerin bir yararlı etkisi daha
Kolesterol yüksekliği tedavisinde kullanılan statinler şeker hastalığına yol açıyor mu?
Uzun zamandır damar sertliğinin (ateroskleroz) modern çağın insanlara hediyesi olduğu düşünülürdü. Modern çağ olarak bilinen son bir kaç yüzyılda, insanın bozulan beslenme alışkanlıkları, işlenmiş gıdaların artması, doğal besinlerden uzaklaşma, gittikçe artan hareketsizlik, stres gibi faktörlerin damar sertliği gelişimine yol açtığı, oysa binlerce yıl öncesinde doğal ortamlarda yaşayıp tamamen doğal beslenen insanlarda damar sertliği olmadığı düşünülürdü. Hatta binlerce yıl öncesinin bu avcı-toplayıcı insanlarının tükettiği besinleri esas alan paleolitik diyetler bile popüler olmuştu.
Yeni yapılan bir çalışma bunun böyle olmadığını, günümüzden 3500-4000 yıl öncesinde bile damar sertliğinin olduğunu kanıtladı. 10 Mart 2013’de Lancet dergisinde yayımlanan aynı zamanda önemli bir toplantı olan Amerikan Kardiyoloji Akademisinin 2013 toplantısında sunulan çalışmada, 4 farklı coğrafyada yaşamış olan toplam 137 mumya (76 Mısır, 51 Peru, 5 Antik Kuzey Amerika yerlisi ve 3 Aleutian adası yerlisi) bilgisayarlı tomografi ile taranarak damarlarda damar sertliğinin bulgusu olan kireçlenme (kalsifikasyon) olup olmadığı araştırıldı. 137 mumyanın 47’sinde (%34) çeşitli damarlarda (aort, kalp damarı, baca, boyun damarı) ateroskleroz bulundu. Kemik incelemelerinden ortalama ölüm yaşı 43 olarak hesaplandı.
Değişik coğrafyalardan gelen, beslenme alışkanlıkları ve yaşam koşulları farklı olan (Mısır ve Perulular evcil hayvanları olan çiftçilerdi, antik kuzey amerikalılar gezici çiftçiler iken, Aleutian adası sakinleri ziraatin olmadığı topraklarda balık ve deniz ürünleri ile beslenen topluluklardı) bu insanlarda ateroskleroz bulunması aterosklerozun yaşam şekli ve diyetle ilgisinin olmadığını, damar sertliğinin, insanın yaşlanmasıyla ortaya çıkan ve doğasında var olan bir süreç olduğunu gösteriyor.
Thompson RC, Allam AH, Lombardi GP, et al. Atherosclerosis across 4000 years of human history: The HORUS study of four ancient populations. Lancet 2013; DOI: 10.1016/S0140-6736(13)60598-X
Bu çalışma ateroskleroz nasıl olsa yapımızda var, istediğimiz gibi yaşamalı istediğimiz gibi yeyip içmeliyiz şeklinde anlaşılmamalı. Çalışma, aterosklerozun yapımızda var olup yaşlandıkça ortaya çıkan bir süreç olduğunu söylüyor. Ancak biliyoruz ki yaşam tarzı ve beslenme özellikleri aterosklerozun nasıl yönleneceğini belirliyor (hızlı ilerleyip erken yaşlarda kalp krizi gelişmesi vs). Dolayısıyla risk faktörleriyle mücadele (yaşam tarzı ve beslenme özellikleri) hala üzerinde durmamız gereken önemli bir konu.