Covid (koronavirüs hastalığı) hayatımıza gireli neredeyse 2 yıl oluyor. İlk başlardaki paniğin yerini, aşılar bulunduktan sonra kısa süreli bir rahatlama aldı. Fakat aşı karşıtlarının ne yazık ki azımsanmayacak kadar fazla olması, aşılama çalışmalarının arzu edildiği kadar etkili olamamasına neden oldu ve oluyor. Süre uzadıkça da virüsün mutasyon geçirme (başkalaşım) olasılığı artıyor. Her mutasyonda da virüsün davranış (bulaşıcı özellikleri, hastalık derecesi, hastanın şikayetleri vs) şekli değişiyor. Dolayısıyla da elimizdeki en kuvvetli silah olan aşıların koruyuculuğu değişebiliyor.
Türkiye’de yaygın olarak kullanılan 2 aşı mevcut: Sinovac (Çin aşısı, inaktif -cansız- aşı), Biontech (Pfizer/BioNTech firmalarının geliştirdiği mRNA aşısı.
Virüsün en son çıkan mutasyonuna omikron (omicron) adı verildi. Son zamanlarda aşı çeşitlerinin artmasıyla, “hangi aşı ve ne zaman olalım?” en çok sorulan soruların başında gelmeye başladı.
Türk Klinik Mikrobiyoloji ve İnfeksiyon Hastalıkları Derneği (KLİMİK) kısa bir süre önce omikron’a karşı aşılama önerilerini internet sitesinde yayımladı**. Herkes için yararlı olacağını düşündüğüm ve her biri farklı senaryoda, hangi durumda, hangi aşı olalım? önerilerini aşağıda bulabilirsiniz:
———-
“Klimik Derneği olarak daha önce yapmış olduğumuz bilgilendirmelerde belirttiğimiz üzere Omikron varyantı önceki varyantlara kıyasla hem daha bulaşıcı hem de antikorlardan daha az etkilenen bir varyanttır. Bu özellikleri nedeniyle aşılanan ve/veya hastalığı daha önce geçirmiş kişilerde COVID-19 gelişmesine ve dünya genelinde olguların hızla artmasına neden olmaktadır. Omikron varyantının yayılımının önlenmesi bireylerin hastalıktan korunabilmesi için bağışıklık yanıtının güçlü olması gerekmektedir. Halen COVID-19’a karşı uygulanmakta olan aşıların etkinliği azalmakla beraber devam etmektedir. Yapılan çalışmalar hatırlatma dozlarının uygulanmasının korunmayı belirgin olarak artırdığını göstermektedir.
Klimik Derneği olarak bağışıklama önerilerimizi, Omikron varyantının oluşturduğu yakın tehdit nedeniyle, mevcut veriler (öncelikle klinik çalışma sonuçları ve gerçek yaşam verileri, bu verilerin olmadığı durumlardaysa aşı immünojenisitesi ve nötralizasyon kapasiteleriyle ilgili yapılmış laboratuvar çalışmalarının verileri) ışığında 18 yaşından büyük herkes için geçerli olmak üzere aşağıdaki gibi güncellemiş bulunuyoruz:
Hiç aşılanmamış kişilerin bir ay arayla iki doz BioNTech olduktan en erken 3 ay sonra 3. doz BioNTech aşılarını olmaları önerilir.
Hiç aşılanmamış kişilere mRNA aşısı yapıl(a)madığı durumda* Sinovac aşısı ile üç doz (0, 1 ve 4. aylarda) aşılamanın ardından en erken 3 ay sonra hatırlatma dozu yapılması önerilir.
Çeşitli nedenlerle primer aşı şeması (Sinovac için 0,1, 4. aylarda 3 doz, BioNTech için bir ay arayla iki doz) yarım kalan kişilerin aşılamalarına kaldıkları yerden devam edilmesi, hatırlatma dozlarının primer şemanın tamamlanmasından en erken 3 ay sonra yapılması önerilir.
İki doz BioNTech aşısı olmuş kişilerin 2. dozdan en erken 3 ay sonra hatırlatma dozunu olmaları önerilir.
Üç doz Sinovac aşısı olmuş kişilerin son dozdan en erken 3 ay sonra hatırlatma dozlarını (tercihen BioNTech aşısı ile) olmaları önerilir.
İki doz Sinovac ve bir doz BioNTech aşısı olanların ikinci doz BioNTech aşılarını son aşıdan en erken 3 ay sonra olmaları önerilir.
İki doz Sinovac ardından iki doz BioNTech aşısı (toplam 4 doz aşı) olanların hatırlatma dozunu 6 aydan önce olmalarına şimdiki bilgilere göre gerek yoktur. Altıncı ayda yeni veriler ışığında değerlendirilmelidir.
Hastalık geçirdikten sonra iki doz BioNTech olanların hatırlatma dozunu 6 aydan önce olmalarına şimdiki bilgilere göre gerek yoktur. Altıncı ayda yeni veriler ışığında değerlendirilmelidir.
Hastalık geçirdikten sonra iki doz Sinovac olanların, hatırlatma dozunu ikinci Sinovac’tan 3 ay sonra (tercihen BioNTech ile) olmaları önerilir.
İki doz Sinovac olmasına rağmen hastalık geçirmiş olan kişilerin hastalıktan 3 ay sonra bir doz BioNTech aşısı olmaları, hatırlatma dozlarını bu aşıdan 3 ay sonra yaptırmaları önerilir. mRNA aşısı yapıl(a)madığı durumda* Sinovac aşısı ile hastalıktan 3 ay sonra başlamak üzere üç doz (0, 1 ve 4. aylarda) aşılanmaları önerilir.
İki doz BioNTech olmasına rağmen hastalık geçirmiş olan kişilerin hastalıktan en az 3 ay sonra bir doz BioNTech aşısı olmaları önerilir.
Aşı şeması tamamlanmadan veya hiç aşılanmadan hastalanmış kişilerin, hastalıktan en erken 1 ay sonra başlayarak 1 ay arayla iki doz BioNTech aşısı olmaları, mRNA aşısı yapıl(a)madığı durumda* Sinovac aşısı ile üç doz (0, 1 ve 4. aylarda) aşılanmaları önerilir.
Bağışıklık yetmezliği olan kişilerin inaktif aşı yerine mRNA aşıları ile aşılanmaları önerilir. Bu kişiler 1 ay arayla 3 dozdan (BioNTech) oluşan primer aşı şemasını tamamladıktan sonra ek dozların sayısı ve zamanlamasının belirlenmesi için İnfeksiyon Hastalıkları ve Klinik Mikrobiyoloji uzmanlarına başvurmaları önerilir.
* Aşıya erişmede güçlük, aşı içeriğine anafilaktik tipte alerjik yanıt, kişinin tercih etmemesi vb. durumlar.
Aslında aşının klinik kullanıma (toplumda geniş bir şekilde kullanılması) geçmesi, ilaçlarla aynı yolu izlemesiyle olur. Bu yollara tek tek bakalım:
Klinik öncesi çalışmalar:
Aşı adayı, laboratuvar koşullarında geliştirilir ve ilk olarak toksikolojik (yan etki) ve immün cevap (bağışıklık) açısından, önce hayvanlarda (fareler ve primatlar) denenir.
Faz 1 çalışmaları:
Klinik öncesi çalışmalarda olumlu sonuç alınırsa (yan etki azlığı ve immün cevap yeterliliği), o zaman sağlıklı, genelde 18-55 yaş arasında 100 kadar gönüllüde, yan etki ve etkinlik incelenir. Gönüllüler günlük olarak yakından takip edilir. Bu fazda, aynı zamanda doz çalışması da yapılır. Etkili dozu bulmak için gönüllülere değişen dozlarda aşı uygulanır.
Faz 1 çalışmalarında genellikle, veri güvenliği ve izleme yönünden bağımsız aşı bilirkişileri ve çalışmanın sponsorları da çalışmayı yakından takip ederler. Faz 1 çalışmalarında sıkı kurallar vardır. Ciddi yan etki varlığında çalışma sonlandırılır.
Faz 2 çalışmaları:
Aynı faz 1 gibidir, yalnız burada yan etki ve immün cevap daha geniş insan (birkaç yüz) popülasyonunda incelenir.
Faz 3 çalışmaları:
Aynı amaç, çok daha geniş bir insan popülasyonunda incelenir. Yalnız burada gönüllülerden yarısına aşı, yarısına ise plasebo (aşı olmayan ve etkisi olmayan sıvı) verilir. Çalışmanın objektif olabilmesi için (gönüllülerin etkilenmemesi açısından) verilenlerden hangisinin aşı, hangisinin plasebo olduğunu, ne uygulanan kişi ne de uygulayan kişi bilmez. Bunu, yalnızca çalışmayı yapanlar bilir. Her iki koldaki gönüllüler yakından izlenir ve hasta olup olmadıklarına bakılır. Her iki gruptakitoplam hasta sayısı, önceden belirlenmiş bir sayıya ulaşırsa çalışma amacına ulaşmış sayılır ve aşının etkinliği saptanır. Çalışmanın bitiminde gönüllülere hangi grupta oldukları açıklanır ve plasebo kolundakilere aşı uygulanır.
Etkinliği saptamada şu formül kullanılır:
[(plasebo grubundaki hasta sayısı – aşı grubundaki hasta sayısı) / plasebo grubundaki hasta sayısı] x 100
BioNTech ve Pfizer aşısının etkinliğini örnek olarak verecek olursak; toplam 36.000 kişi üstünde yapılan faz 3 çalışmasında, toplam 170 kişi covid-19’a yakalanmış (plasebo grubunda hasta sayısı 162, aşı grubundaki hasta sayısı 8). Bunları formüle koyacak olursak:
[(162-8)/162] x 100 = 95. Yani aşının etkinliğini %95 olarak buluruz. Yani 100 kişiye aşı yaparsak, aşının 95 kişiyi hastalıktan koruyacağı anlamına gelir.
Dünya Sağlık Örgütü, aşı etkinliğinin en az %50 olması gerekli diyor.
Aşının etkin ve güvenilir olduğu anlaşıldıktan sonra ve yetkili kurumlarca da bu durum kabul edildikten sonra toplumun aşılanması için onay verilir ve toplumdaki bireyler öncelik sırasına göre aşılanmaya başlanır. Ancak çalışmalar bununla da bitmez, aşılanan bireyler, yan etki ve bağışıklık açısından izlenmeye devam edilir (faz 4). Çünkü, faz 3 çalışmalarında toplumun her kesimi yeterince temsil edilmeyebilir.
Normalde olması gerekenler bunlardır. Ancak covid-19 pandemisinde durumun aciliyetinden dolayı bazı aşılar faz 3 sonuçları tamamlanmadan, ara sonuçlarıyla onay verildi ve toplumun aşılanmasına başlandı.
Bu sayfada covid-19 ile ilgili sık sorulan soruları bulacaksınız. Hastalık hakkında henüz birçok şey bilinmiyor ve her geçen gün yeni bir şey öğreniyoruz. Bununla paralel olarak bu sayfayı sürekli güncellemeye çalışacağım. En son eklenenler en üstte yer alacak. Onun için sayfaya zaman zaman göz atmanızda yarar olabilir.
COVID-19 aşısını olmalı mıyız?
Evet.
COVID-19 her yaştan insanlarda görülüyor. Önceden grip gibi bir hastalık olduğu ve gençlerde hastalığın hafif geçirileceği sanılırken, sonradan böyle olmadığı anlaşıldı. Hastalık, gripten daha ölümcül ve genç, yaşlı herkeste ölüm oluşabiliyor. Bir başka hastalığı olanlarda (kalp damar hastalığı, şeker hastalığı vs) hastalığın ağır geçmesi daha olası.
Hastalığa yakalananların büyük bir kısmında hastalık hafif, hatta belirti bile vermeden geçiyor ama işin kötü yanı, kimde belirti vermeden, kimde hafif, kimde ağır geçeceği önceden bilinmiyor. Onun için aşı olmamız gerekli.
80 yaş üzerindeki kişiler aşı olmalı mı?
Evet. Hastalık 80 yaş üzerinde hastalık özellikle daha ağır geçiyor ve daha ölümcül. Ölüm oranı 80 yaş üzerinde olup ek hastalığı olanlarda daha da fazla. Onun için aşı olmaları gerekli.
Fakat aynı yaş grubunda, aşı yan etkileri (ateş, eklem ağrıları, kırgınlık vs) de daha belirgin ve daha sarsıcı gibi görünüyor. Norveç ve Almanya'da bu grup insanlarda, aşı sonrası ölümler görüldü. Bu durum hemen aşıya bağlandıysa da, yetkililerin yaptığı açıklamada ölümlerin aşı ile ilgili olmadığı söylendi.
Piyasada çok farklı tekniklerle üretilen aşılar var. Bu aşılardan mRNA aşıları (Alman-Amerikan: BionTech-Pfizer aşısı ve Amerikan Moderna aşısı) daha fazla bağışıklık oluşturmasına (%95) karşın, yan etkileri de bir o kadar fazla gibi görünüyor. Bu yaş grubunda inaktif (cansız virüs) (Çin: Sinovac -Coronavac) aşı uygulanması daha doğru olabilir.
COVID-19 aşısı ne kadar süreyle bizi koruyacak?
Hastalığın ortaya çıkışı nispeten yeni (Aralık 2019) olduğu için tahminlerin ötesinde şimdilik bilemiyoruz. Tahminler de aşıların 6 ay-1 yıl arası hastalıktan koruyucu olacağı. Belki de zamanla antikorlar düşme eğiliminde olursa, belli zamanlarda aşı tekrarı (rapel) gündeme gelebilir.
COVID-19 aşısı olduktan sonra diğer başka aşılar ne zaman yapılmalı?
Yeterli güvenlik ve etkinlik çalışmaları olmadığından dolayı, COVID-19 aşısı ile inaktif aşılardan grip, pnömoni vs. aşıları arasında en az 14 gün geçmesi gereklidir. Ancak zorunluysa (kızamık salgınında kızamık aşısı, tetanoz aşısı gibi) bu süre daha kısa olabilir.
Koronavirüs hastalığı (COVID-19) geçirdim. Aşı olmama gerek var mı?
Bu soruya şu anda net cevap vermek mümkün değil. Fakat son zamanlarda çıkan çalışmalarda, COVID-19 geçirenlerdeki bağışıklığın 6-8 ay (belki de daha fazla!) devam ettiği gösterildi. Önceleri, hastalığı geçirenler de aşı olsun denirken, şimdi bu çalışmaların ışığında, hastalık başlangıcından itibaren 6 ay aşı olmalarına gerek yoktur fikri ağırlık kazanıyor.
Bununla birlikte hastalık geçirenlerin bazısında antikor gelişmediği (bu kişiler 2. infeksiyona daha duyarlı) dikkate alınırsa, şöyle bir yol izlemek daha mantıklı olacaktır:
Hastalık geçirdikten sonra, en erken 2-3 ay sonra antikor baktırmalı. Eğer antikor pozitif ise aşı olmaya gerek yok, negatifse aşı gerekli olacak (Bana kalırsa ideali, antikor pozitif çıkanlar için, 3 ayda bir antikor baktırmak, eğer günün birinde negatifleşirse, aşıyı o zaman olmak). Ancak antikor hastanelerde isteğe bağlı bakılmıyor. Özel kuruluşlarda ücretli yapılıyor. Eğer antikor baktırma olanağı yoksa o zaman hastalığın -aktif dönemi hariç- aşı olunmasında bir sakınca yok. Çünkü antikor olsa bile aşı olunmasında, şu ana kadarki bilgilerimize göre sakınca yok.
Bu konuyla ilgili yapılan çalışmaların ışığında her gün yeni bir şey öğreniyoruz. Yakında bu konudaki görüşlerimiz çok daha netleşecek.
Şüpheli temas sonrası, ne kadar zaman sonra test yaptırmalıyım?
COVID-19 hastalığı olan bir kişi ile şüpheli temas sonrası PCR (ağız ve burundan sürüntü alma) testi yaptırma zamanı kesin olmamakla birlikte, virüsün ortalama inkübasyon periyodu olan (virüsün alınmasıyla hastalığın başlaması arasında süre) 5-7 günden sonra yapılması uygun görülüyor.
COVID-19'dan koruyucu ilaç, bitki, yiyecek vs var mı?
Yok.
COVID-19'dan bizi koruyacak olanlar; önlem (maske, mesafe, hijyen) ve aşıdır.
COVID-19 geçirenlerin bağışıklığı ne kadar sürüyor?
İngiltere’de 12,541 sağlık çalışanları arasında yapılan bir çalışmaya göre, kandaki antikorlar 6 ay süreyle kalıyor. Bazı çalışmalara göre de en az 8 ay (veya daha fazla) sürüyor. Bu da en az 6 ay süreyle infeksiyona yakalanmayacağınız anlamına geliyor. Ancak 2. infeksiyon nadir de olsa mümkün olduğundan hastalık geçirenlerin de geçirmeyenler gibi önlemlere (maske, mesafe, hijyen) devam etmesi gerekiyor.
COVID-19’a 2. kez yakalanmak mümkün mü?
Evet mümkün, fakat nadir. Dünyada 2. kez yakalandığı ispatlanmış böyle hastalar var. Yani ağız ve burundan alınan örneklerinde virüs saptanmış (pozitif PCR testi), daha sonra test negatifleşip, birkaç ay sonra tekrar pozitif PCR testi olan, asemptomatik (şikayeti olmayan) veya semptomatik (şikayeti olan) hastalar var. 2. kez geçirilen infeksiyonun daha ağır geçeceği gibi bir inanış olmasına rağmen, geçiren az sayıdaki insan, ikinci infeksiyonu daha hafif geçiriyor.
Hastaların neden 2. kez infeksiyon kaptıkları net bilinmiyor. Bazı tahminler var: 1. infeksiyonda yeterli antikor (bağışıklık) oluşamaması, 2. çok fazla virüse maruz kalması veya 3. infeksiyonun, birinciye göre mutasyon geçirmiş virüsle olması.
COVID-19 geçirenlerin bağışıklığı neden hayat boyu değil?
Covid-19’un ortaya çıkışı nispeten yeni (Aralık 2019) olduğu için bunu şimdilik bilemiyoruz.
Ancak bağışıklık hayat boyu olamayacaksa, bunun olası nedenlerinden biri; virüsün mutasyon (değişim) geçirmesi ve hastalığı geçirmiş olan insanlardaki antikorların, bu yeni mutant virüse karşı etkisiz olmaları olabilir. Bu durumda aynı günümüzdeki influenza (grip) gibi, belirli zamanlarda yeni mutant koronavirüslere karşı geliştirilmiş aşılar olmamız gerekebilir.
Uzamış covid nedir?
COVID-19 hastalığını geçirenler genellikle 4 hafta içinde iyileşirler ve şikayetleri ortada kalkar. Ancak bazı hastalarda yorgunluk, nefes darlığı, göğüs ağrısı, öksürük, baş ağrısı, eklem ağrıları, uykusuzluk, endişe, bilişsel işlev bozukluğu (hafıza ve konsantrasyon sorunları), kas ağrıları, ishal, tat alma bozukluğu gibi şikayetler, aylarca (2-6 ay arası) devam edebilir. Böyle hastalardaki duruma “uzamış covid,” “kronik covid,” “post covid sendromu” gibi isimler verilmiştir.
Bu şikayetler hastanın önceden mevcut hastalığının olup olmadığına, hastalığının başlangıç şikayetlerine ve başlangıçta şiddetli olup olmadığına büyük ölçüde bağlıdır. Bununla birlikte hastaneye yatması gerekmeyen hastaların da neredeyse üçte birinde uzamış covid gelişebilir.
Kargo ile gelen paket veya ürünlerden COVID-19 bulaşma riski var mıdır?
Virüsler cansız ortamlarda kısa süre sonra ölmektedir. Bu nedenle (salgının ilk çıktığı zamanlarda olduğu kadar), mektup veya kargo paketlerinden COVID-19 bulaşması beklenmemektedir. Dünya Sağlık Örgütü, CDC (ABD Hastalık Kontrol ve Korunma Merkezi) ve ECDC (Avrupa Hastalık Önleme ve Kontrol Merkezi)’nin bu konuda kısıtlaması yoktur.
Esas bulaş yolu virüsü taşıyan kişi ile yakın temastır. Yine de tedbirli davranılmalı, kargoyu getiren kişiyle yakın temas edilmemeli, paket alındıktan sonra eller en az 20 saniye boyunca su ve sabunla yıkanmalıdır.
COVID-19: hipertansiyon ve kalp hastalarının bilmesi gerekenler
Giriş
Bu bilgilendirme yazısında, insanlığı tehdit eden ve pandemi boyutlarında olan yüzyılın salgınında, özellikle kalp damar hastaları başta olmak üzere herkesi bilgilendirmeyi amaçladım.
Günümüzde bilgiye erişim oldukça kolay hale geldi. Teknoloji bize Dünyanın en uzak noktasındaki haberlerden anında bilgi sahibi olabilme fırsatı veriyor. Fakat bu durum aynı zamanda dezavantajları da beraberinde getiriyor. Özellikle bilgi kirliliğinden ve komplo teorilerinden
COVID-19’da nasibini almış durumda. Böyle olunca haliyle medyayı izleyen insanlarda kafa karışıklığı kaçınılmaz oluyor.
COVID-19 konusunda lütfen yetkili kurumları (Sağlık Bakanlığı, Dünya Sağlık Örgütü, CDC vs) ve bilimselliğinden taviz vermeyen bilim insanlarını dinleyelim.
Ben de bilgilendirme konusunda bu yazıyla, elimden geldiğince üstüme düşeni yapmak istedim. Yazı, ne kadar kısa ve öz olsun diye yazmaya çalışsam da, kaçınılmaz olarak uzun oldu. Onun için aşağıda konu başlıklarını yazdım. Yazının hepsini okumak istemiyorsanız, ilginizi çeken başlığa tıklayabilirsiniz.
Koronavirüsler (coronavirus veya CoV), hayvanlarda veya insanlarda hastalığa neden olabilecek büyük bir virüs ailesidir ve basit bir soğuk algınlığından, Orta Doğu Solunum Sendromu Koronavirüsü (Middle East Respiratory Syndrome Coronavirus: MERS-CoV) veya Ağır Akut Solunum Sendromu Koronavirüsü (Severe Acute Respiratory Syndrome, SARS-CoV) gibi daha ciddi hastalıklara da neden olabilir. Bu virüs ailesi zoonotik (hayvanlarda olan) olup hayvanlardan bulaşarak insanlarda hastalık yapabilir.
SARS-CoV, 21. yüzyılın ilk uluslararası sağlık acil durumu olarak 2003 yılında, daha önceden bilinmeyen bir virüs halinde ortaya çıkmış olup yüzlerce insanın hayatını kaybetmesine neden olmuştur. Yaklaşık 10 yıl sonra coronavirus ailesinden, daha önce insan ya da hayvanlarda varlığı gösterilmemiş olan MERS-CoV, Eylül 2012’de ilk defa insanlarda Suudi Arabistan’da tanımlanmış.
SARS-CoV’un misk kedilerinden, MERS-CoV’un ise tek hörgüçlü develerden insanlara bulaştığı ortaya çıkmıştır. Henüz insanlara bulaşmamış olan, ancak hayvanlarda saptanan birçok koronavirüs mevcuttur. Halen dolaşımda olan ve insanlarda çoğunlukla soğuk algınlığına sebep olan koronavirüslerin alt tipleri de vardır.
Konumuz olan “Yeni Koronavirüs”e gelecek olursak; ilk olarak Çin’in Vuhan Eyaleti’nde 2019 Aralık ayının sonlarında solunum yolu belirtileri (ateş, öksürük, nefes darlığı) gelişen bir grup hastada yapılan araştırmalar sonucunda 13 Ocak 2020’de tanımlanan bir virüstür.
Bildiğiniz gibi salgın, başlangıçta bu bölgedeki deniz ürünleri ve hayvan pazarında bulunanlarda tespit edildi. Daha sonra insandan insana bulaşarak, Vuhan başta olmak üzere Hubei eyaletindeki diğer şehirlere ve Çin Halk Cumhuriyeti’nin diğer eyaletlerine ve diğer Dünya ülkelerine yayıldı ve pandemi ilanını Dünya Sağlık Örgütü 12 Mart 2020’de yaptı.
Terminoloji
Virüs ve hastalık adlarında kafa karıştırıcı birden fazla isim var:
Virüsün adı: yeni koronavirüs (novel human coronavirus), resmi adı ise: SARS-CoV-2 Virüsün oluşturduğu hastalığın adı: COVID-19
Virüsün adı: yeni koronavirüs (novel human coronavirus) (yeni tanındığı için), resmi adı ise: SARS-CoV-2 “severe acute respiratory syndrome coronavirus 2” (genetik olarak 2003’de salgına neden olan SARS virüsüne benzediği -benziyor ama aynı değil– için).
Şekil 1: Yeni koronavirüsün şematik resmi. Yuvarlak ve etrafını çevreleyen dikensi yapılar var. Bu virüs ailesinin adına, bu dikensi yapılardan dolayı corona deniyor (corona=taç).
Virüsün oluşturduğu hastalığın adı: Önceleri “2019 yeni koronavirüs hastalığı” veya “2019-nCoV” deniyordu (2019 veya 19 = virüsün çıktığı yıl). Ancak Dünya Sağlık Örgütü (WHO) Şubat 19 da hastalığın resmi adını, ingilizcede “koronavirus hastalığı” anlamına gelen “COronaVIrus Disease” cümlesini kısaltarak “COVID-19” olarak koydu.
Şekil 2: Yeni koronavirüsün elektron mikroskop altındaki görüntüsü. Büyüklüğü 80-160 nanometre (nm) arasındadır [1 milimetre (mm)=1000 mikron (µ), 1 mikron=1000 nanometre (nm) (yani 1 mm=1 milyon nm)].
Yani “COVID-19” denince virüsü değil, onun oluşturduğu hastalığı kastediyoruz.
Nasıl yayılır ve bulaşıcılığı
Virüs bilindiği gibi hasta insanlardan diğer insanlara damlacık yoluyla veya onun temas ettiği eşya, yüzey, obje vs ile (fomit) geçer. Oldukça bulaşıcı. Deneysel olarak virüsün cansız yüzeylerde canlı olarak kalma süresi -yerin özelliği ile ilgili olarak- 3 saatten 9 güne kadar değişiyor.
Bir hastalık oluşturucu ajanın, insanlara bulaşma özelliği nicelik olarak R0 (re sıfır) ile ifade edilir. Hala kesin olmamakla birlikte, yeni koronavirüsün R0 değeri 2-3 arası. Yani virüslü bir kişi, kendisindeki virüsü 2 veya 3 kişiye bulaştırıyor demek. Bu değer; polio (çocuk felci), çiçek ve kızamıkçık hastalığında 5-7 arasında, kızamıkta (en fazla bulaşıcılığa sahip hastalık) ise 12-15 arasında.
Hasta olan insanların, çoğunlukla virüsü nereden aldığını (bazıları hasta insanlarla temas olmadan da alıyor) bilmediğini düşünürsek bana kalırsa yeni koronavirüsün R0 değeri 2-3’den çok çok fazla. 2-3 değerinin de sabit değer olmadığını hatırlatmak isterim. Bu rakam, insanların yaşadığı yere, ortama, sosyal mesafe kurallara uyup uymadığı, kişisel önlemleri alıp almadığı vs gibi faktörlere değişecektir.
Salgını kontrol altına almak için R0 değerini 1’in altına indirmek gerekir. Bu da, “hasta insanların” diğer insanlarla temasını keserek olur. “Hasta insanların” kelimelerini özellikle vurguladım. Aslında “hasta insanlar” eksik bir tanımlama: Gerçekte virüsü bulaştıran insanların, hasta olması gerekmiyor; hastalığı hafif geçirebiliyorlar ve hatta farkında bile olmuyorlar. Böyle insanların oranı hakkında bir sayı vermek imkansız. Çünkü bu sayının bilinmesi için bütün herkese test yapılması gerekli, bu da oldukça zor (hatta yapılsa bile çözüm değil, testten sonra virüsü almış olabilir veya almış olduğu halde o sırada henüz pozitif olmayabilir). Ancak hastalık Dünyada ve ülkemizde son derece hızlı yayıldığı için böyle insanların sayısının az olmadığını söylemek mantıklı.
Ülkelere göre sayıların/ölümlerin güncel haline buradan ve buradan ulaşabilirsiniz.
Ülkemizde ise teyit edilmiş hastaların güncel grafiğine buradan ulaşabilirsiniz.
Onun için bütün herkesin, sanki kendi hastaymış gibi etrafına görünmez bir duvar örmesi, diğer insanlarla arasına mesafe koyması, kişisel temizlik önlemleri çok önemli.
Şikayetler
Şikayetler virüse maruz kaldıktan 1-10 gün sonra (kuluçka süresi -inkubasyon periyodu-) çıkıyor.
COVID-19’da görülen şikayetler başlarda ateş, yorgunluk, kuru öksürükken, ilerleyen günlerde nefes darlığı eklenir. Bu şikayetlerin hepsinin olması gerekli değildir. Bazen bunlara ağrı, burun akıntısı, boğaz ağrısı ve ishal de eşlik eder.
Önemli olarak, bazı insanlarda infeksiyon olduğu halde şikayet olmaz ve kendini iyi hisseder. Kabaca 100 hastanın 80’i herhangi bir tedaviye gerek kalmadan problemsiz iyileşiyor. 20’si ise hastaneye yatmak zorunda kalıyor. Hastaneye yatanların da %5’i hastalığı ağır geçiriyor ve yoğun bakımda (bir kısmı cihaza bağlı -solumun tüpü takılı vaziyette= entübe-) izleniyor.
Hastaneye yatmak zorunda kalanların en önemli problemi, akciğerlerinde virüse bağlı gelişen pnömonidir (akciğer iltihabı) (%91). Diğer nedenler %3.4 akut solunum sıkıntısı sendromu (acute respiratory distress syndrome [ARDS]) ve %1.1 olguda şok tablosudur.
Hastalık Seyri
Hastalık herkeste aynı değil. Her yaştan insan yakalanabilir ama çocuklar ve gençlerde seyir daha ılımlı. Özellikle bazı durumda hastalık oldukça ağır geçiyor ve bu nedenle ölüm riski yüksek:
Ek hastalıkları olanlar: kronik (müzmin) akciğer hastalığı (astım gibi), kalp damar hastalıkları, immün (bağışıklık) sistemi baskılanmış olanlar (uzun süredir steroid alanlar, kanser tedavisi görenler, kemik iliği ve organ transplantasyon hastaları, kontrol altında olmayan AİDS, immün sistemi ilgilendiren hastalığı olanlar
Tablodan görüldüğü gibi eşlik eden hastalık ne kadar fazla ise ölüm oranı o kadar artıyor.
Eşlik eden hastalık olmayanlarda ölüm oranı çok düşük (%0.9-1.2).
Ölüm oranları
Aslında COVID-19 diğer önceki virüs salgınlarından daha az ölüme yol açıyor: Ölüm oranları, SARS’ta %10, MERS’de %34, ebolada %50 ve mevsimsel gripte %0.1.
Ancak, Mevsimsel grip ile karşılaştırıldığında 60 yaş ve üzerinde COVID-19’daki ölüm oranları gribe göre 9-20 kez daha yüksek.
İleri yaş ve eşlik eden hastalık bulunması ölüm oranını artıran en büyük faktör.
Hastalık yukarıda saydığım hasta grubunda özellikle ölümcül. Ölümler; pnömoni (zatürre veya akciğer iltihabı), mevcut kalp hastalıklarının ağırlaşması veya yeni kalp hastalığı gelişmesi, septik şok, böbrek yetmezliği veya çoklu organ yetmezliğinden dolayı oluyor. Ölümlerin büyük çoğunluğunun nedeni, virüsün akciğer dokusuna hasar verip kanın oksijenlenmesini bozması. Böyle hastalarda çoğunlukla, akciğerlerde kanın oksijenlenmesini artırıcı cihazlar (ventilatör veya daha az oranda ECMO cihazı) devreye giriyor. İşte doktorlar için işin hassas ve sıkıntılı kısmı tam bu noktada başlıyor. Bu cihazlar yoğun bakım şartlarında kullanılması gereken ve ucuz olmayan cihazlar. Ülkelerin yoğun bakım yatakları ve ventilatör sayıları belli sayıda. Salgında birden çok sayıda insan hastalanırsa ve yoğun bakım ve ventilatör ihtiyacı mevcut kapasitenin üstünde olduğu zaman, doktorlar belli sayıdaki ventilatörü hangi hastada kullanalım diye hayati kararlar vermek zorunda kalıyor. Ölümlerin en yüksek olduğu ülkelerden biri olan İtalya’da olanlar tam olarak buydu.
Meslektaşlarımı, günler boyu çok yoğun ve stresli ortamda çalışmaktan dolayı, fiziki yorgunluktan çok daha fazla, bu kararı vermenin vicdani yükünün ağırlığı yormuştur eminim. İşte bu durumu en az düzeye indirmek için ülkeler, “eğriyi düzleştirmek” (flattening the curve) için çabalamaktalar.
Şekil 3: Eğriyi (çan eğrisi) düzleştirmek: Hastalar, kendilerini koruyucu önlemler alarak korursa, insanların aynı anda çok sayıda hasta olmasını önleriz, böylelikle salgının pike ulaşma zamanını hem uzatırız ve hem de pike ulaşma rakamını düşürürüz; yani daha geniş bir zamana yayarız. Bu da bize sağlık hizmetinin herkese yeter bir şekilde verilmesine fırsat yaratır.
Eğriyi düzleştirmek ne demek;
Salgınlarda en büyük problem, insanların hasta olmasından çok, hasta insanlara sağlık hizmetinin verilememesi veya aksamasıdır (yeterli sayıda yatak, doktor, sağlık personeli, tıbbi cihaz gibi).
Salgınlarda hasta olan insan sayısının zamana karşı grafiğini çizersek, çıkan şekli bir çan eğrisine benzetebiliriz (Şekil 3). Her gün hasta olan insan sayısı çok fazla olduğunda (dolayısıyla hastaneye yatacak olan hasta sayısı da fazla olacaktır) eğri çok dik olur ve hasta sayısıyla orantılı olarak yeterli sayıda yoğun bakım/ventilatör/sağlık personeli olmadığından dolayı hastaların büyük bir çoğunluğu kaybedilir (İtalya’da olduğu gibi). Ama insanların hasta olma hızını yavaşlatabilirsek, her gün daha az sayıda insan hasta olur ve yoğun bakım/ventilatör sayısı yeter hale gelebilir. İşte ülkeler; bir taraftan alınan önlemlerle (sosyal mesafeyi koruma, maske, sokağa çıkma yasağı, karantina vs) günlük hasta sayısını azaltmaya çalışırken, bir yandan da yeni ventilatörler imal ederek tıbbi cihaz sayısını artırmaya amaçlıyor.
Görüldüğü gibi 40 yaş altında oranlar çok az. 60 yaş ve üstünde birden artışa geçiyor.
Genel olarak ölüm oranı erkelerde kadınlara göre açık ara fazla (erkek: %2,8, kadın 1.7).
70 yaş üzeri popülasyona en çok sahip olan Avrupa, bu yüzden salgına karşı çok daha hassas. Ölümlerin çok olduğu İtalya, 70 yaş üstü popülasyonun nüfusa göre en fazla olduğu ülke.
ABD’de virüsten her 10 ölümün 8’i, 65 yaş veya üzerinde. Hastaneye yatanların 31-59’u 65 yaş ve üzerinde, ölenlerin %4-11’i 65-84 yaş aralığında, %10-27 ‘si 85 yaş ve üzerinde.
Türkiye’nin de aralarında bulunduğu bazı ülkelerin güncel ölüm oranlarına buradan ulaşabilirsiniz.
Şimdi bütün bu verilerden anlıyoruz ki, ileri yaş ve “eşlik eden hastalıklar” bulunması bu hastalık için iyi bir şey değil. Peki, özellikte bu grupta bulunuyorsak ne yapacağız?
Bu videoda yeni korovirüsün özellikleri, bulaşma yolları, hastalığın nasıl oluştuğu gayet güzel anlatılmış (türkçe alt yazı da mevcutı).
Ne yapacağız?
Öncelikle korunacağız. Bu hasta olmamamız yönünden ve diğer insanlara bulaştırmamamız açısından önemli. Yukarıda virüsün yayılmasının (bulaşma hızı) oldukça yüksek olduğunu belirtmiştim. Korunmanın birinci şartı izolasyon. Yani diğer insanlardan uzak olma, evde kalma.
İkincisi de özellikle ellerimizi temiz tutma ve ellerimizi yüzünüze sürmeme. Şüpheli yerlere dokunduğunuzda, insanlarla elle temas ettiğimizde mutlaka ve mutlaka elimizi su-sabun varsa onunla, yoksa dezenfektan solüsyon (veya jel) ile ovma. El ve yüzeyleri (kapı kolları, masa, pencere, kapı vs) temizlerken dezenfektan olarak %70 (bundan daha yüksek de olabilir) etil alkol (veya içinde en az %70 etil alkol bulunan kolonya) veya %0.5 hidrojen peroksit veya %0.1 sodyum hipoklorit (çamaşır suyu) kullanabiliriz.
Hastalıktan korunmanın birinci şartı izolasyon. Yani diğer insanlardan uzak olmalı, evde kalmalı.
Hasta isek (soğuk algınlığı, grip veya COVID-19 vs), hatta kendimizi iyi hissetmiyorsak dahi (ateş, yeni gelişen nefes darlığı, boğaz ağrısı, halsizlik, öksürük; bunlardan herhangi biri olsa bile!) hemen evdeki diğer insanlardan kendimizi soyutlamamız, eşyalarımızı, yatağımızı ayırmamız gerekli. Ev içinde diğer insanlarla konuşurken maske takmamız gerekli.
Zorunlu olarak dışarı çıkıyorsak, alışveriş, doktora gitme vs. muhakkak maske takmalıyız.
Zorunlu olarak çıkılan, dış ortamda herkes maske takmalı.
Her ne kadar hasta olmayan insanların dış ortamda maske takması konusunda farklı görüşler varsa da (Bu yazıyı yazdığım zamanda -6 Nisan 20- Dünya Sağlık Örgütü maskeyi hala hasta olmayanlara değil, hasta insanlara takılmasını öneriyordu), ben; etrafınızdaki normal görünüşlü insanların aslında hasta olup olmadığını bilemediğimizden (yukarıda açıkladım) ve her ne kadar virüs hava ile bulaşmaz deniyorsa da virüs hakkından her şeyi bilemediğimizden -her geçen gün virüs hakkından yeni bir şey öğreniyoruz- zorunlu olarak dış ortama çıktıysak, herkesin maske takmasını öneriyorum. Son zamanda yayımlanan (3 Nisan 20) bir çalışma ile cerrahi maskenin koronavirüsde işe yaradığı ortaya çıktı.
Maske takma yukarıda saydığım risk gruplarında özellikle geçerli. Tekrar söylemek istiyorum: en iyisi evde kalmak.
Maske nasıl kullanılır:
Önerilen maskeler, cerrahi maske de denilen cerrahların ameliyatlarda kullandıkları maskeler. Bu maskeler dokusuz kumaş (nonwoven fabric)‘tan yapılıyor ve 3 katmanlı (şekil 4). Dış ve iç tabaka incedir ve geçirgenliği fazladır. Virüslerden bizi koruyacak olan orta tabakadır. Orta tabaka meltblown adı verilen, aynı malzemeden yapılmış olmakla birlikte, daha kalın ve havayı daha az geçiren tabakadır.
Piyasada çok çeşitli markalar altında, hepsi de “3 tabakalı” diye satılan cerrahi maskeler var. Ama ne yazık ki çok az bir kısmı işe yarıyor. Büyük bir çoğunluğunda ortadaki tabaka, iç ve dış tabakanın aynısı, dolayısıyla da koruyuculuğu oldukça az. Maske alırken lütfen eczane veya sağlık görevlilerinin tavsiye ettiği maskeleri alalım.
İki kısa kenarında, ya kulağa takmak için lastikleri (günümüzde en yaygın olanı bu) ya da başın arkasına bağlamak için bir çift bağı (şekil 5B) vardır. Maskeler hakkında daha ayrıntılı bilgiye buradan ulaşabilirsiniz.
Şekil 4: Cerrahi maskenin yapısı.
Maske, ancak usulüne uygun kullanılırsa ise yarar. Aksi takdirde korumadığı gibi, hasta olmanıza da yol açabilir.
Takılması: Takmadan önce elimizi sabunla usulüne uygun sabunla veya dezenfektanla yıkamamız gerekir. Uzun kenarlardan birinin ortasında eğilebilir metal tel (şekil 4) vardır. Burası burnumuza gelecek (yani tel üstte olacak). Lastikleri her iki kulağa geçirdikten sonra burnu ve ağzı tamamen kapatacak -yanlardan mümkün olduğunda boşluk kalmayacak- (şekil 5A) şekilde örtmemiz gerekli (akordiyon yapısı sayesinde oldukça kolay olur).
Maskenin burnumuzun üzerinde bulunan teline, eğerek burnumuzun şeklini vermeliyiz ki kolayca burnumuzdan kayarak düşmesin (şekil 5C ve D).
Kullanırken maskeye asla dokunmamamız gerekli (dokunursak hemen elimizi yıkamamız gerekli).
Tek kullanımlık, nemlenirse yenisini takıyoruz.
Şekil 5: Cerrahi maskenin takılması
Çıkarma: iki elimizle her 2 lastiği kulaklardan çıkarıp, dış tarafına hiç temas etmeden, doğrudan çöpe (başka bir yere koymadan) atıyoruz. Ardından elimizi yıkıyoruz.
Tedavi
COVID-19’un şu anda ne yazık ki koruyucu bir aşısı veya hasta olduktan sonra virüsü etkisizleştiren spesifik bir ilacı halen yok. Koruyucu aşı geliştirmenin zaman aldığı düşünülürse yakın bir gelecekte mümkün görünmüyor. Çalışmaları halen devam eden ilaç veya aşılar var. Onlar çıkana kadar hastaneye yatan hastalarda organ problemlerine yönelik destekleyici tedavi (gerekirse ventilatör, diyaliz, oksijen vs) yapılıyor. İyileşmeye yardımcı olan (immün sistemi ayarlayan ilaçlar, klorokin, azitromisin vs) bir takım ilaçlar da kullanılıyor.
COVID-19 ile kalp damar hastalıkları arasında ilişki var mı?
Kalp damar hastalığına sahip olan insanlarda COVID-19’un daha ağır seyrettiğini ve ölüm oranlarının bu grupta daha yüksek olduğunu biliyoruz. Yapılan çalışmalarda, aynı zamanda
COVID-19’un kendisinin de miyokardit (kalp kası iltihabı), miyokart (kalp kası) hasarı, aritmi,venöz tromboemboli ve kalp damar hastalıklarına yol açabileceği ile ilgili bulgular elde edilmiştir.
Aynı zamanda COVID-19 tedavisinde kullanılan ve araştırma/ geliştirme aşamasında olan ilaçların bir kısmı da çeşitli kalp damar sistemi yan etkilerine sahiptir.
COVID-19 ve hipertansiyon arasında ilişki var mı?
COVID-19’a yakalanıp ölen hastalarda eşlik eden hastalıklar arasında hipertansiyon (tablo 1) öne çıkmaktadır. Bu durum hipertansiyonun
COVID-19’da ölümü kolaylaştırıcı bir faktör olup olmadığı sorusunu akla getirmiştir. Ancak şu ana kadar; hipertansiyonun
COVID-19’dan ölüm için ek bir risk faktörü olduğuna dair veriler tatmin edici değildir. Özel olarak bu ilişkiyi ortaya koyma amacıyla tasarlanmış çalışmalara gereksinim vardır. Bana kalırsa, ölen insanlarda hipertansiyonun sıklıkla bulunması; 1. hipertansiyonun toplumda sık olması, 2. ölen insanların genelde ileri yaşta olması ve yaşla hipertansiyon sıklığının artmasıyla ilgilidir.
COVID-19 ve hastaların sürekli kullandıkları ilaçlar
Hipertansiyon ilaçları
Çok çeşitli tansiyon ilaçlarından bir grubu da, anjiyotensin dönüştürücü enzim (ACE) inhibitörleri ve Anjiyotensin 2 reseptör blokerleri (ARB)‘dir. Koronavirüsün, hücre zarındaki anjiyotensin dönüştürücü enzim-2 (ACE2) reseptörüne tutunarak hücre içine girdiği bilgisi, bu grup ilaçların kullanımıyla ilgili soru işaretleri doğmasına yol açtı. Bazı bilim insanları bu grup ilaçların virüsün hücre içine girmesini kolaylaştırabileceğini iddia ederken, bazıları da bunun aksine zorlaştırabileceği varsayımında bulundu. Güncel literatürde, ACE inhibitörü/ARB kullanımının
COVID-19 kliniğini kötüleştireceğine veya kötü gidişi düzeltebileceğine dair kanıta dayalı veya mekanistik/kuramsal veri yoktur veya kanıt düzeyleri düşüktür.
Ayın zamanda bu grup ilaçlar hipertansiyon dışında kalp yetmezliğinde de kullanılan, faydası kanıtlanmış ilaçlardır. Özellikle hipertansiyon ve kalp yetmezliğinin beraber olduğu hastalarda bu ilaçların kesilmesi veya değiştirilmesi hastaları olumsuz duruma sokabilir.
Sonuç olarak; şu ana kadar eldeki veriler bu grup ilaçların kesilmesini veya değiştirilmesini gerektirmiyor.
Kalp damar hastalıklarında kullanılan ilaçlar
Kalp damar hastalıklarında kullanılan ilaçlar (aspirin, kan sulandırıcı ilaçlar, coumadin, beta bloker, digoksin, statinler (kolesterol ilaçları), vs) aynen devam edilmelidir (hipertansiyon dışında, kalp yetmezliğinde de kullanılan anjiyotensin dönüştürücü enzim (ACE) inhibitörleri ve Anjiyotensin 2 reseptör blokerleri (ARB)’den yukarıda söz ettim.
Ani kalp kası (miyokart) hasarı ve koroner olaylardaki (damar tıkanması gibi) olumlu etkisi bilinen statinlerin,
COVID-19 seyrinde olabilen kalp ve damarla ilgili komplikasyonlar üzerinde de olumlu etkisi olması beklenebilir. Pnömonide statin tedavisi alanların tedaviye daha iyi yanıt verdiğini destekleyen araştırmalar mevcuttur.
ÖZET
Virüs, hasta insanlardan diğer insanlara damlacık yoluyla veya onun temas ettiği eşya, yüzey, obje vs ile geçiyor,
Oldukça bulaşıcı,
En büyük problem akciğer komplikasyonları, ölümlerin çoğunluğu bu nedenle oluyor,
İleri yaş ve eşlik eden hastalık varlığında hastalık ağır seyrediyor ve ölüm oranı yüksek,
Virüse yönelik ve aşı yada spesifik ilaç henüz yok,
Toplumda kısa bir zamanda çok sayıda insanın hasta olmaması hayati derecede önemli,