Kalp sağlığı açısından bilindiği gibi dikkat edilmesi gereken bazı risk faktörlerivar. Bunların varlığından kalp damar hastalığı oluşma riski artıyor ve oluşan hastalarda da hastalık daha hızlı ilerliyor. Bu faktörlerin bazılarını değiştirmek elimizde değil (ilerleyen yaş, ailede kalp damar hastalığı bulunması gibi). Fakat bir çok şeye dikkat ederek, özen göstererek değerli organımızın daha uzun yıllar bize hizmet etmesini sağlayabiliriz. Oysa bazılarımız tam aksine hareket ederek, yaşam için vazgeçilmez olan değerli organımızı enkaza çeviriyor. Bunu nasıl mı yaparız? Bakalım:
Kalp damar hastalığının en büyük nedenlerinden biri. Sigara kan basıncını yükseltir, pıhtılaşmayı artırır, erken yaştaki ölümlerin (önlenebilir) en büyük nedeni. Bırakmanın getirdiği avantajlar çok büyük: bırakıldıktan sonraki bir kaç günde kalp hastalığı açısından risk düşmeye başlar; 1 yıl içinde %50 azalır ve 10 yıl sonra ise hiç içmemiş gibi olursunuz.
Göğüs bölgesinde ağrınız oluyor ve bunun neden olduğunu bilmiyorsanız doktora gitme zamanınız gelmiştir. Özellikle hareketle, yorulmayla gelen ağrı son derece önemlidir. 5 dakikadan daha uzun süren ve terlemenin eşlik ettiği şiddetli bir göğüs ağrısında (göğsüme bir fil oturmuş gibi!) ise mutlaka doktorunuza veya acil servise başvurun (acil: 112). Doktorunuz telefonda size fazla yardımcı olamayabilir. Mutlaka tetkik yapılması (EKG çekilmesi vb) ve gözlemde tutulmanız gerekebilir.

Ailesinde kalp damar hastalığı olanlar bildiğiniz gibi risk altındadır. Hastalıktan sorumlu genler kendisinde de hastalık yapabilir. Fakat “bu benim kaderimde var” deyip bir şey yapmamak yanlıştır. Örneğin kolesterolu yüksek olanlarda kolesterolun ilaç ile düşürülmesiyle aileden gelen risk ortadan kaldırılabilir.
Ailenizdeki kalp hastalığının sizin kaderinizi tayin etmesine izin vermeyin.
Hiç doktora gitmediyseniz bir check-up için mutlaka gidin. Farkında olmadığınız ve düzeltilebilir bazı risk faktörleri (şeker, kolesterol yüksekliği, tansiyon yüksekliği vb) bu kontrollerde ortaya çıkabilir. Eğer kalp damar hastalığı açısından risk faktörlerine sahipseniz veya kalp damar hastalığınız varsa düzenli doktor kontrolleri son derece önemlidir. Bir sonraki kontrol zamanınızı doktorunuz size söyleyecektir.
Sık yapılan bir hata, şikayet olmadığı sürece doktora gitmeme eğilimidir. Yine “doktor bana kötü bir şey söyleyecek” veya “bende şimdi bir hastalık bulacak”diye doktora gitmekten çekinenlerimiz de vardır. Oysa doktora gitmeme ile hastalıklardan uzak kalamazsınız. Bazı problemler ve hastalıklar hiç şikayet yokken yapılan kontrollerde saptanır. Ayrıca, kalp hastalıklarında şikayet oluşması, bir çok şey için geç kalındığı anlamına gelebilir. Örneğin kalp damarları normal çapının %70-80’ine kadar daralmadıkça hiç şikayet olmayabilir. Hatta kalp damarında neredeyse her an tıkanacak kadar darlık olan bir hastanın hiç şikayeti olmadan yokuş veya merdiven çıkması, nadir rastladığımız bir durum değildir.
Yerinden kıpırdamadan 100 yıl yaşamak size değil, kaplumbağalara özgüdür. İnsanoğluna hareketsizlik çoğu açıdan sağlıksızdır. Düzenli egzersizin (en iyi egzersiz düzenli yürüyüşlerdir!) kolesterol, tansiyon yüksekliği, şeker yüksekliği, kemikler, ruh sağlığı ve kilo üzerine sayısız yararlı etkisi vardır. Egzersizin yaşı, zamanı yoktur. Ne zaman isterseniz başlayabilirsiniz .Size uygun olan egzersiz sıklığı ve süresi için doktorunuza danışın.
Doktorunuzun size önerdiği ilaçları almamanız veya önerdiği şekilde almamanız durumunda bir şey hissetmeyebilirsiniz. Fakat bir çok şey kapalı kapılar ardında cereyan eder: tansiyonunuz, şekeriniz, kolesterolunuz vb. yükselir ve bunlar siz farkında olmadan damarlarınızı harabeye çevirebilir.
İlaçlar sizi türlü belalardan (kalp krizi, inme vb) koruyan sigortalarınızdır.
Bel çevresinde artış istemediğimiz bir şeydir. Bu durum türlü türlü probleme zemin hazırlayan metabolik sendroma yol açabilir. Kemerinizi gittikçe genişletiyorsanız bundan ciddi endişe duymalısınız.

Çarpıntı çok sık görülen bir şikayet. Kalp hızının arttığı, yavaşladığı veya düzensiz çalıştığı zamanlarda hissedilir. Çoğunlukla endişe verici bir anlam taşımaz ama mutlaka doktor tarafından incelenmelidir. Bazı durumlarda ciddi ritim bozukluğunun bir belirtisi olabilir.
Kalbinizin kısa zamanda iflas etmesini istiyorsanız tansiyon ilaçlarınızı almayın ve tansiyonunuzun yükselmesine izin verin. Ne yazık ki çoğunlukla tansiyon yüksekliğinde hiç bir şikayet olmaz. Oysa tansiyon yüksekliği kalbi genişletip kalp yetmezliği oluşturur, damar hastalığına zemin hazırlar, kalp krizine ve inmeye neden olur. Tansiyon yüksekliğinin tanısı kolaydır. Basitçe tansiyon aleti ile tansiyonunuza bakılabilir veya kendiniz bakabilirsiniz. Diyet, egzersiz ve gerekirse ilaçla da kontrol altına alınabilir.
Fazla kilolar veya obezite ciddi bir sağlık problemi. Kilo vermek elbette kolay değil. Fakat sevindirici haber olarak söyleyebilirim ki; ideal kilonuza ulaşmasanız bile ne kadar kilo verirseniz bundan o kadar yarar sağlayabilirsiniz.
Doğru beslenme zor değil: Sebze, fındık, ceviz, badem gibi kuruyemişleri, zeytinyağı ve meyveyi soframızdan eksik etmeyelim. Trans yağları içeren yiyeceklerden uzak duralım (fast food ve işlenmiş gıdalar!). Sıvı yağ (özellikle zeytin yağı) tercih edelim.
Çok sevdiğim, TÜBİTAK popüler bilim kitaplarından olan; “Beynine bir kez hava değmeye görsün” kitabından, “kanser, yaşam ve ölüm” üzerine yazılmış bir bölüm aktarmak istiyorum sizlere. Daha önce başka bölümlerinden alıntılar da aktarmıştım. Kitabın yazarı, kendisi de bir doktor (beyin cerrahı) olan Dr. Frank Vertosick Jr.
Kitap bir tıp adamının, tıp ile ilgili anılarından oluşuyor ama yaşamın her anı en güzel şekilde yansıtılıyor. Alıntı bu bölüm için uzun, ama okumaya değer;
…Kanser hastalarına, hiddetlerini tümörlerine yöneltmeleri ve hastalıkla, değerli her şeylerini çalmaya çalışan nefret edilecek, şeytani bir düşman gibi “savaşmaları” söylenir. Klinik açıdan yararlı bir teknik kuşkusuz ama bunun duygusal yanlarını ciddiye almamak gerekir. Kanser şeytani olmadığı gibi düşman da değildir. Kanser, çok gerekli bir amaç için evrimleşmiş bir biyolojik süreçtir amacı ise bizi öldürmektir.
Biz her ne kadar kendimizi organizmalar olarak görsek de, aslında bizler trilyonlarca uzmanlaşmış hücreden oluşmuş toplumlarız, kan hücreleri, sinir hücreleri, kas hücreleri, salgı bezi hücreleri vb. Bunlar, genelde toplumun yararını sağlamaya yönelik olarak konulmuş toplumsal yasalar doğrultusunda davranırlar. Bizler, içindeki arıları mikroskobik hücrelerimiz olan dev arı kovanları gibiyiz.
Her toplumda, toplum yasalarını hiçe sayarak kendi keyiflerine göre hareket etmek isteyen bireyler de bulunur. Aynı şekilde, bizim vücudumuzda da, büyümelerini denetleyen yasalara uymayan başıbozuk hücreler ortaya çıkabilir. Bu sapkın hücreler durmadan bölünüp çoğalarak hiçbir görevi olmayan doku kütleleri oluşturur, başka organlara baskı yapar ve besin maddelerini zorla ele geçirirler. Bunlar zamanla olağan yaşam yerlerinden kaçarak vücudun başka bölgelerine de metastaz yaparlar. İnsan suçlularda olduğu gibi, bu toplum dışı hücreler de, içinde yaşadıkları topluma karşı sorumluluk duymaz ve ellerine olanak geçtiğinde onu yok etmekten çekinmezler. Gerçekten de kanser tam olarak bu nedenle evrimleşmiştir, içinde yaşadığı organizmayı yok etmek için.
Normal olarak tanımlanmış boyut sınırlarının üzerindeki büyüklüklere ulaşacak şekilde büyüyen hücrelere, neoplastik hücreler denir, dokuları işgal edip yok eden veya yerlerinden ayrılıp vücudun diğer bölümlerine atlayan neoplastik hücrelere ise kanserli hücreler denir. Bütün kanserler neoplasia olmakla birlikte her türlü neoplasia kanser değildir. Örneğin bildiğimiz siğiller neoplastik olmakla birlikte kanser değildir.
Yaşlı insanlarda oluşan lekeler neoplasiadan kaynaklanır. Kanserin dışında, erkeklerdeki prostat büyümesi, göz kataraktları, dejeneratif artirit ve atherosclerosis (damar sertliği) normal dokunun kontrolsüz çoğalmasının sonucudur. Hatta, Alzheimer hastalığı gibi bunaklığa yol açan beyin hastalıkları da astrocyte adı verilen beyin hücrelerinin neoplastik aşırı büyümesinin sonucudur. Bizim hücresel toplumumuz da yaşlanarak zamanla bunaklığa doğru gittikçe, neoplastik davranış yaygınlaşır ve Eski Roma Uygarlığı gibi vücutlarımız da anarşi ve yıkıma yenik düşüp yok olana kadar bu durum sürer. Yaşlı insanlarda kaçınılmaz olan neoplasia, bir hastalıktan öte, planlanmış bir eskime sürecinden ibarettir.
Kanserin evrimleşmedeki rolünü anlayabilmek için bizim ölmek için yapılmış olduğumuzu kabul etmek gerekir. Otomobiller montaj hattından belirlenmiş bir yaşam süresiyle çıktığı gibi, döllenmiş yumurta da bizleri önü alınamayacak bir süreç içinde çürüyüp ölmek için baştan programlar.
Gezegenimizdeki çok hücreli organizmaların uzun vadede varlıklarını sürdürebilmesi, onların güneşin altındaki son günlerini yaşadıktan sonra yaşam sahnesinden çekilerek yerlerini yeni oyunculara bırakmalarını şart koşar. Her yeni kuşakta genlerin sürekli karışımı ve mutasyonuyla oluşan yeni organizma yapıları, yaşama geniş çaplı iklim değişiklikleri karşısında türünü sürdürebilecek esnekliği sağlar. Aslında, bizlerin ölümsüz olmamamız için hiçbir biyolojik neden yoktur. İşin esasında bizler, beş milyar yıldır yaşayıp giden kopmamış bir protoplazma zincirinin uç ürünleriyiz. Ancak, diğer taraftan (var olabilseydiler) ölümsüzlük niteliğine sahip türler de, kendilerini boğup yok etmemek için çoğalmaktan vazgeçmek zorunda kalacaklardılar.
Doğa, dünyayı durağan, ölümsüz yaratıklarla doldurmamayı seçmiştir. Böyle yapmamış olsaydı, yaşamın bütün genetik yumurtaları tek bir sepete konmuş olacak ve ortaya çıkabilecek şiddetli bir jeolojik olay dünyadaki bütün yaşamı sona erdirebilecekti. Bunun önünü alabilmek için, gen havuzumuz sürekli hareket içinde olmak ve ortaya çıkabilecek her türlü çevresel düzensizliklerle başa çıkabilecek hızda değişebilmek zorundadır. Bu durumda yaşayan her şeyin ölmesi gerekir. Ölüm bir hata, biyolojinin eksik bir yanı değildir, aksine, koşulları sürekli olmayan bir dünyada varlığımızı sürekli kılabilmek için oluşturulmuş bir temel tasarım öğesidir. Bizim gençlikten yaşlılığa doğru inen döngümüz, aynen döllenmiş yumurtadan gelişmiş çocukluğa doğru çıkan döngümüz gibi, sağlamca genetik şifremizin içine yerleştirilmiştir.
Yaşamın döngüsü budur işte: Bir kuşak yeşerir ve yaz buğdayları gibi boy atıp gelişir, sonra kuruyup tohuma çeker. Döngü sürer gider -doğum, gençlik, erişkinlik, çocuk sahibi olmak, yaşlanıp elden ayaktan düşmek ve ölüm- bu süreç, başlangıcı belli olmayan bir zamanda kurulmuş ve ezelden beri sürüp giden bir genetik mekanizmanın işleyişidir. Bütün incelikleri ve sonsuz güzelliğine karşın, yaşamın tek bir amacı vardır: döngüyü sürdürmek. Bu döngü, bireylere, türlere, ekosistemlere en küçük bir umursama göstermeden sürer gider. Bir jeolojik devirden diğerine dönüp durarak, geçip giden yaşam döngüsünün hedefi bilinmez, hatta bu hedefin ne olduğu bizler için belki önemli bile değildir. Evet, her yeni kuşak, bir öncekinden pek az da olsa daha iyi nitelikler taşır. Ama bu iyilik tek bir amaç içindir: döngüyü sürdürebilmek. Bir kuşun tüylerinin çarpıcı renkleri, örümcek ağının karmaşıklığı, avlanan bir dişi aslanın zarafeti, bunların hepsi tek bir tema üzerindeki varyasyonlardan ibarettir: doğum, türünü çoğaltma sonra ölüm. Uyum sağla, hazırlıklı ol, varlığını sürdür.
Yırtıcı hayvanlar eliyle veya kazalar sonucunda ölümden kaçabilen şanslı varlıklar için neoplazi, çeşitli biçimler altında -kanser, bunama, kalp krizi- gelip yaşama son verir. Bu, ne kadar değerli olurlarsa olsunlar, her varlığa verilen, gelecek kuşaklara yol açmaları gerektiği anlamını taşıyan bir mesajdır. Ne kadar tedbirli bir yaşam sürdürüyor olursak olalım, damarlarımız zamanla sertleşen dokularla tıkanacak, beyinlerimiz artan beyin astrocyteleriyle zayıflayacak, gözlerimiz korneaların üstünde oluşan dokular nedeniyle görme özelliğini kaybedecek, organlarımız habis hücrelerle dolacaktır. Bu durum olayın doğasında vardır. Olması gereken budur. Biyoloji, bu hastalıkları düşman olarak görmez, aynen General Motors firmasının paslanmayı bir hata olarak görmediği gibi. Çürüyüp tükenmek, tekrardan yapılabilir mallar üreten her girişim için gerekli bir süreçtir.
Bu süreç içinde kendi harcanabilirliğimizi biz kabul edemeyiz. Kanser, birey olarak bizler için bir tehdittir belki, fakat türümüz açısından hiçbir tehdit oluşturmaz. Neoplasia etkisine girmiş insanların büyük çoğunluğu çocuk doğurma, hatta çocuk yetiştirme çağım çoktan geçmiş bireylerdir. Ayrıca, kanser, özel olarak insanları etkileyen bir hastalıktır. Doğal yaşam içindeki hayvanların, yaşlanma sonucu ortaya çıkan neoplastik hastalıklardan etkilenecekleri kadar yaşadıkları pek görülmez. Aynı şey, uygarlığın gelişiminden önce homo sapiens için de geçerliydi. Seksen yaşında kalınbağırsak kanserinden ölebilmek, her gün mamutlar ve kılıç dişli kaplanlarla boğuşmak zorunda kalan mağara insanları için özlenen bir hedef olmalıydı.
Vücudumuzda her türden kanserin üstesinden gelmeyi başarabilecek gizli bir potansiyel bulunduğunu savunan bilim adamları ve maneviyatçılar, kanserin türümüzün varlığı üzerindeki ihmal edilebilir derecedeki küçük etkisini göz ardı ederler. Benim kansere yakalanmış olmam ya da olmamam doğayı hiç ilgilendirmez çünkü insanlık çarkı bensiz de gayet güzel dönmeye devam edecektir. Biyoloji, kanseri yenmemi sağlayacak hata yapmayan bir mekanizmayı kolaylıkla bünyeme yerleştirebilirdi. Aynı mantığa göre otomobil lastiği yapan bir firma da bir milyon kilometre dayanacak bir lastik yapabilirdi. Acı gerçek şudur ki ne doğa ne de lastik firması mantıksız ölçüde uzun ömür sağlama çabası içinde değildir…
Kitaplardan alıntılar;
Çok sevdiğim, TÜBİTAK popüler bilim kitaplarından olan; “Beynine bir kez hava değmeye görsün” kitabından, kaos üzerine yazılmış bir bölüm aktarmak istiyorum sizlere. Daha önce aynı kitabın “ağrı” ile ilgili bir bölümünü aktarmıştım. Kitabın yazarı; kendisi de bir doktor (beyin cerrahı) olan Dr. Frank Vertosick Jr. Kitap bir tıp adamının, tıp ile ilgili anılarından oluşuyor ama yaşamın her anı en güzel şekilde yansıtılıyor;
… Hepimiz kaosun köleleriyiz. Burada, kaos sözcüğünü bilimsel anlamda kullanıyorum. Kaos kuramına göre, kaotik süreçlerin sonucunu “başlangıç koşulları”nda olabilecek minik değişiklikler kararlaştırır. Örneğin: Bir otomobilin kaputu üzerine konulan bir bilardo topunu ele alalım. Belirli bir noktaya konulan top bir yöne doğru yuvarlanır; o noktanın bir milimetre sağına veya soluna konulduğunda ise bambaşka bir yöne yuvarlanır. Topun sonuçta nereye varacağı, başlangıçta onu nereye koyduğumuza bağlıdır.
Başlangıç koşullarının etkisi “kelebek etkisi” adını alır, çünkü kaos kuramı iklim koşullarına uygulandığında, Asya’daki bir kelebeğin kanat çırpışının, aylar sonra Güney Atlantik’te bir kasırgaya neden olabileceği ile açıklanabilmektedir. Yaşamlarımız bizim kendi kelebek etkilerimizle yönlenmektedir. Gençlik günlerimizden gelen, yaşamlarımızın başlangıç koşullarındaki minik kıpırtılar, ilerideki yaşamlarımızda derin değişiklikler oluşturabilir.
Benim durumumda ise, ben ileride bilgisayar bilimcisi olma arzusundaydım, ancak üniversitenin ilk yılında aldığım ders programında, bilgisayar bilimine kayıt olabilmem için boş yer bulunmamaktaydı. Eğer kayıt sırasında bir-iki kişinin önüne geçebilmiş olabilseydim, üniversitenin birinci sınıfından bilgisayar bilimlerine girebilmiş ve doktor olmaya yönelmemiş olacaktım. Kayıt bürosuna gelmemi geciktiren neydi, şimdi anımsamıyorum -belki yolda durup bir hamburgerciye uğramıştım ya da bir arkadaşla konuşmaya dalmıştım, kim bilir?- Ama artık bu unutulmuş gitmiş olay ne idiyse, o benim yaşamımı değiştirmişti. Eğer, başta istediğim gibi, kalp cerrahisine girebilmiş olsaydım belki şimdi o konunun en iyilerinden biri olabilecektim, diğer bir deyişle beyin cerrahı olmayacaktım.
Kelebek etkisi: Orada bir sohbete dalma, burada bir uçağı kaçırma… Yaşam ırmağımızın akışını değiştiren olaylar bunlardı…
Aşağıda yazdıklarımı bir soruya cevap olarak yazmıştım.
Ancak konu oldukça güncel, bir takım kişilerin değişik nedenlerle dikkat çekmek için zaman zaman gündeme getirdiği ve medyanın da sansasyon amaçlı olarak; dikkatli araştırmadan (veya karşı tezde görüşleri de ayrıntılı sunmadan) üstüne atladığı bir konu olduğu için burada da yayımlamayı uygun gördüm.
Soru oldukça uzun ama ben oldukça kısaltarak ana hatları ile vereyim: “Kolesterol yüksekliğinin kalp damar hastalıkları oluşturduğuna dair bilinenlerin yanlış olduğunu; bunların bir kandırmaca olduğunu, hatta bunda ilaç firmalarının da katkısının olduğu”
Tıpta (ve diğer bilim dallarında) devamlı geçerli olan “doğru” diye bir şey yoktur.
Yapacağımız şey yine bilimsel olarak, bu gün kabul edilmiş doğrulardan uzaklaşmamak. Tıp bilimi bize bu gün kolesterol düşürücü ilaçların hastalık seyrini yavaşlattığı (hatta bir miktar gerilettiği) ve hastalığın ortaya çıkışını önlediği (veya yavaşlattığı) gösteriyor; bunu gösterirken de binlerce insan üstünde ki çalışma sonuçlarına dayanıyor. Hele kolesterolü yüksek kalp damar hastalarında kolesterol düşürücü ilaçların yararı çok sayıda araştırmayla ispatlanmış durumda. Elbette bunun karşısında da yapılan çalışmalar ve farklı görüşler var. Bir çoğunun sansasyon, öne çıkma veya rekabet amacıyla ortaya çıkarıldığını düşündüğüm bu görüşler karşısında; biz bilime inanan insanların yapması gereken şey; hakkında en çok araştırma ve çalışma yapılan, en çok deneyimi olan yararlı ilaçlar veya yöntemleri uygulamak. Şu ana kadar kolesterol düşürücü ilaçlar hala bu gruba giriyor.
Daha iyi bir tedavi veya yöntem bulunduğu ve uzun süreli çalışmalarla güvenilirliği tespit edilinceye kadar.
Dr. Ahmet Alpman
Çok sevdiğim, TÜBİTAK popüler bilim kitaplarından olan; “Beynine bir kez hava değmeye görsün” kitabından, ağrı üzerine yazılmış bir bölüm aktarmak istiyorum sizlere. Kitabın yazarı; kendisi de bir doktor (beyin cerrahı) olan Dr. Frank Vertosick Jr.
…Ağrı, hareket yeteneğimiz karşılığında ödememiz gereken bedeldir. Yaşamın şafağından bu yana canlı varlıklar iki kampa ayrılmışlardır: hareketsiz besin yapıcılar ve gezici besin arayıcılar. Birinci kampta olan canlı varlıklar yakın çevrelerinden enerji çekmeyi öğrenmişlerdir. Bitkiler klorofilli hücrelerini güneşe döndürüp, fotosentez yeteneklerini kullanarak glikoz üretirlerken, derin deniz yaratıkları okyanus yatağındaki ısıl akıntılardan gelen ısıyı yakalayarak besin yapıcı enerjiyi sağlarlar.
İkinci kamptaki yaratıklar zaman içinde kuyruklar, bacaklar, yüzgeçler ve kanatlar geliştirerek hareket yeteneği kazanmış ve besin yapıcıları veya birbirlerini yemeğe yönlenmişlerdir. Fotosentez yeteneği gibi akıllıca bir numaraları olmayan besin arayıcılar, kendilerine göre yeni bir icatla ortaya çıkmışlardır: sinir sistemi.
Sinir sistemi, hayvanlar çevrelerini duyumsasınlar ve ona göre davransınlar diye evrimleşmiştir, demek ancak kısmen doğrudur. Canlı olan her şey, beyni olsun veya olmasın, çevresini algılamaya ve ona göre davranmaya zorunludur. Örneğin bakteriler, çevre neminin çok düşük olduğu zamanları “anlar” ve kurumaya daha dayanıklı olan spor durumuna dönüşürler. Ağaçlar, sonbaharın geldiğini algılar ve güneş ışığının şiddetini kaybetmesi üzerine yapraklarını döker.
Ama bu yaratıkların çevre koşullarına cevap biçimleri, görece basit ve yavaştır, gerçekleşmesi saatler, günler, hatta haftalar alır. Bunun dışında, ağaçlar ve bakteriler gibi beyni olmayan yaratıkların yalnızca sınırlı bir cevap repertuarları vardır. Örneğin ağaç, mevsim değişikliklerine uyum sağlayabilir ama kaçacak yeri olmadığından, aniden gelişen ve yaşamı tehdit eden -orman yangınları, kabuklarını yiyen geyikler, sincap kemirmeleri gibi- olaylar karşısında çaresizdir. Doğa beyinsiz ağacı, bu çaresizliğini dengelemek için cahillikten doğan bir mutlulukla donatmıştır; meşe, ormancının baltasının acısını duymaz, çam, yıldırım gövdesini parça parça ettiğinde acıyla bağırmaz.
Hayvanlar ise, sürekli değişen bir çevreyle ve diğer hayvanlarla olan sürekli mücadeleleri nedeniyle bir ağacın sahip olduğu az sayıdaki uyumsal mekanizmayla varlıklarını sürdüremezler. Hareketli organizmalar, milisaniyeler içinde gerçekleşecek karmaşık cevap mekanizmalarına -yani bir sinir sistemine- gereksinim duyarlar. Algılama ve uyum sağlamanın beyin dokusu olmadan da gerçekleşebilir olmasına karşılık, bu yetenekler, yalnız çevreyi tanımaya ayrılmış bir organ sistemi tarafından yönlendirildiklerinde, yepyeni bir hıza ve çeşitliliğe kavuşurlar. Evrimde beyin öncesi ganglion oluşumları, biyolojinin sayısal bilgisayarları olmuş, bunların karşısında abaküs gibi duran bitkilerin mantık düzenini sollayıp geçmiştir.
Her zaman olduğu gibi, bu yeni teknoloji için de ödenmesi gereken korkunç bir bedel vardır; yaşamlarını sürdürebilmek için beyin hücrelerinin karmaşık yazılımlarına ve organlarının saat gibi duyarlı hareketlerine bağımlı olan hayvanlarda bu hassas sistem yaralanmaya da son derece açıktır. Doğru, koca aptal ağaç yangından kaçmayı beceremez ama dallarının yarısı yansa bile yaşamını sürdürebilir. Diğer taraftan bacağı kırık bir sincap neredeyse ölü demektir. Doğal yaşamın dünyasında, derinin yarılması bile enfeksiyon yoluyla ölüm anlamına gelebileceğinden, bir hayvanın yara almaktan kaçınması şarttır.
Eski bilgisayarlar gibi, eski beyinler de oldukça yavaştı. İlkel beyinleri olan yaratıkları beladan uzak tutmanın yolu caydırıcılıktı: bu nedenle tehlikeli şeyler zamanla acı verici şeyler olmaya başladı. Böylece ağrı, hayvanlar âleminin yöneticisi, yönlendiricisi durumuna geldi.
Ancak, zaman içinde o mükemmel ön beyinlerimizin oluşmaya başlaması bizi maalesef ağrı belasından kurtarmadı. Biz, artık ateşin zararını denemeyle öğrenmeye gereksinim duymayacak kadar akıllıyız, ancak gene de yanıklardan kaynaklanan ağrının ıstırabını çekmeye mahkûmuz. Bizlere diş ağrılarıyla, âdet zamanı kasılmalarıyla ve arı sokmalarıyla işkence eden ağrı kanalları, başka bir saldırgan yaratığın dişleri arasında kıvranan ceviz beyinli Stegosaurus’un zamanından bu yana pek fazla değişmiş değildir. İnsanlarda ağrı gereksiniminin devam ediyor olması, kuşkusuz, yarım akıllı küçük çocukların, anne babalarının da tanıklık edeceği gibi, neyin can yakıcı olup neyin olmadığını kendi başlarına öğrenme eğilimlerinden kaynaklanmakta.
Ağrı kanallarının “aç-kapa” anahtarı yoktur. Ağrı, biyolojik açıdan yararlılığı ortadan kalktıktan sonra bile devam eder. Vücudumuzda tedavi edilebilir bir kanserin varlığını bize duyuran ağrı, anlamı ve yararı olan bir ıstırap olmasına karşılık, kanser ağrısı, hastalık son safhaya geldiğinde, maalesef artık durma gibi bir merhamet göstermemektedir. Aslında sinir sisteminin, ağrı algılamasını sınırlandırmak için kullandığı iki mekanizma vardır. Bunlardan biri endorfinler adını verdiğimiz kimyasal salgılar, diğeri de “gating” (kapı ardına alma- kapı kontrolü) denilen, omurilikte bulunan bir düzenek değiştirme özelliğidir. Doğal gelişme içinde bunlar mükemmelden oldukça uzak olsalar da, tıbbi teknolojinin sağladığı olanaklarla etkinlikleri artırılabilmektedir.
Morfin benzeri doğal maddeler olan endorfinler, baskı altındaki koşullarda salgılanır. Endorfinler, morfin gibi, keskin ve şiddetli ağrı durumunda çok etkili olmakla birlikte, hafif veya kronik ağrı durumunda etkili değildir. Endorfinlerin evrimleşmesi, yaralı bir hayvanın kısa bir süre için bile olsa işlev yapabilir durumda kalabilmesini sağlama gereksiniminden kaynaklanmıştır. Örneğin: araba çarpması sonucunda ölümcül biçimde yaralanmış bir dişi geyik, ağrıyı hiçe sayarak doğrulup eşini aramaya koyulabilir. Bir futbolcunun, birkaç dakika önceki çarpışma sırasında kolunun kırılmış olduğunun farkında olmadan, rakip kaleye doğru top sürmeye devam etmesi, gene endorfinler sayesinde gerçekleşmektedir.
Endorfinler ayrıca, bir etobur yaratığın pençesine düşmüş bir hayvanı hissizleştirerek ağrı duymasını engeller ve böylece doğanın merhameti adına hizmet verir. Aslanların veya iri ayıların dişleri arasına düştükten sonra kurtarılmış insanların anlattıklarına göre, canlı canlı vahşi hayvana yem olma çaresizliği noktasına geldiklerinde benliklerini sıcak bir hissiz sükûnet duygusu kaplamıştı.
“Gating” ağrı duygusunu azaltmaya yönelik ikinci mekanizmadır. Omurilik yan yana dizili bir grup demiryolu gibidir. Duyular o hatlar boyunca beyine doğru yükselir. Her duyusal tür (ağrı, sıcaklık, hafif dokunuş, ağır basınç vb.) farklı trenlerce beyne taşınan yükler gibidir. Ama bunların beyne ulaşımı sınırlıdır. Aynı anda, ancak belirli sayıda trenin beyne girmesine, ancak belirli bir miktar yükün bilincimize boşaltılmasına izin vardır. Bir duyu baskınsa diğerleri bastırılır, “kapı ardına alınır”.
Gating mekanizması başka duyular için de geçerlidir. Örneğin bir kokteylde bir konuşmayı dinliyorsak ve az sonra başka bir konuşmaya dikkat kesilirsek, ilk konuşmanın sesleri bilincimizde arka plana düşerek söner. Aynı şekilde iki kuvvetli kokuyu birden koklamada güçlük çekeriz. Bir çok ticari ürün gating ilkesini temel alarak çalışır. Tuvalet deodorantları kötü kokuyu ortadan kaldırmazlar, onun üstüne daha güçlü ve hoş bir kokuyu yükleyerek, beynimizde, kötü kokuyu kapı ardında gizlerler. Havayolu yolcuları için uçak motorları gürültüsünü maskeleme cihazları, motorların rahatsız edici sesinin, kulağa daha hoş gelen başka bir “beyaz” ses tarafından bastırılması ilkesiyle çalışır.
Ağrı da üzerine daha kuvvetli başka bir duyu yüklenerek kapı ardına alınabilir. Eğer elimizi kaynar su ile yakmışsak hemen o bölgeyi ovuştururuz. Bilinçsiz olarak yaptığımız iş, ağrıyı kapı ardına alıp, bu duyguyu taşıyan trenin beyin istasyonuna varmasını engellemeye çalışmaktır. Ağrıların “gating” yoluyla dindirilmesi, eski bir deyiş olan “yürü de geçsin” sözünün ardındaki mekanizmadır. Migren ağrısı çekenler şakaklarını ovuştururlar, bacağına kramp girmiş olanlar kramplı kaslarını ovarlar. Masaj, sıcak sargılama, buzla sarma, yakı uygulama ve akupunktur gibi işlemlerin ardında da gating mantığı yatar. Yaşının ileri yıllarında böbrek taşı sıkıntısı çeken Napolyon, dikkatini karın ağrılarından başka yere çekmek için sık sık elini bir mum aleviyle yakarmış.
Ağrı, beyin ve sinir cerrahlarının günlük işlerinden biridir. Başta ağrı, yüzde ağrı, kollarda ağrı, bacaklarda ağrı, belde ağrı şikayetleri, hem doktorların hem de hastaların başlıca “baş ağrısını” oluşturur. Beyin ve sinir cerrahisi alanında yapılan ameliyatların üçte ikisinden fazlası ağrı kontrolüne ya da daha doğrusu hastanın ıstırabının azaltılmasına yöneliktir...
Konuyla ilgili:
Önemsemeniz Gereken 5 Ağrı

İlaçları; markalı (brand name) ve Jenerik (generic) diye ayırabiliriz. Markalı ilaçlar, ilacı bulup ortaya çıkaran firma tarafından pazarlanır. Jenerik ilaçlar ise farklı firmalar tarafından aynı aktif maddeyi kullanılarak yapılır ve aynı ölçüde güvenli ve etkin olması gerekir.
Çoğu ilaç, diğer ticari eşdeğerleri ile aynı içeriği taşıyan jenerik eşdeğerlerine sahiptirler, ancak fiyatları birbirinden farklı olabilir. İçindeki kimyasal madde aynı olmasına rağmen fiyatlarının farklı olmasının nedenleri çeşitlidir (ambalaj, ham madde temini, ilacı ilk çıkartan şirketin AR-GE masrafları vb). İlacın fiyatı ile etkisi arasında ilişki yoktur. Bu jenerik ilaçlar için de geçerlidir. Yani pahalı ilaç her zaman en iyisi değildir. İlaç seçiminde doktorun deneyimi önemlidir. Doktor ilaç seçiminde ilacın aktif maddesine ve imalatçısına dikkat eder. Çoğu doktor ilaç fiyatlarını bilmez bile (Ülkemizde 8000’e yakın, farklı isim ve ambalajda ilaç bulunuyor!).
Jenerik ilaçlar aynı aktif içeriği içerirler ve ticari markalı eşdeğerleriyle aynı dozaj ve güce sahip olması gerekir (Bunun böyle olması için insanlar üzerine biyoeşdeğerlilik testlerinin yapılmış olması gerekir). Boyar maddeler, aromalar, bağlayıcılar, dolgular gibi inaktif olan içerikler ve hap boyutları farklı olabilir.
Eğer hasta hali hazırda ticari markalı bir ilacı bir süredir alıyor durumda ise ilacı aniden jenerik bir ilaca değiştirmek her zaman iyi bir fikir değildir. Bu özellikle “dar tedavi aralığı” olan (küçük doz değişiklikleri önemli farklılıklar oluşturan) ilaçlar için önemlidir. Bu durumlarda, jenerik ilaca geçmek, etki azalmasına veya ilacın emilmesindeki küçük değişiklikler olması sonucu hastaya yeterli faydanın sağlanmaması sonucunu doğurabilir. Dar tedavi aralığı olan ilaçlara örnek olarak, hormon yerine koyma (replasman) tedavisi, bazı antikonvülsanlar (epilepsi tedavisi), bazı anti-astmatikler (astım tedavisi) ve bazı anti-rejeksiyon (organ nakillerinde kullanılır) ilaçları gösterilebilir.
Yavaş salınımlı ilaç kullanan hastalar, bunları bütün olarak yutmalıdırlar. Eğer tablet kırılır ya da ezilirse ilacın büyük kısmı bir seferde emilmiş olacak ve ilaç doz aşımı belirtileri ortaya çıkacaktır.
Yavaş salınımlı tabletler ilaç isminden sonra gelen aşağıdaki kısaltmalardan biriyle ifade edilir: süreli salınım [time release (TR)], sürekli salınım [sustained release (SR)], uzamış salınım [extended release (ER)], uzun etkili [long-acting (LA)], kontrollü salınımlı [controlled release (CR)].
İlaçların dozajları, hastanın kilosu veya yaşının yanında, hastalığının ne olduğuna ve hastalığının hangi aşamada olduğuna göre değişir.
Eğer ilacın dozajı veya görünüşü öncekilerden farklı ise yeni ilacı almadan önce hastalar doktorlarına danışmalıdırlar. Bir çok hasta ilaçlarını alıp almadıkları konusunda sorun yaşamaktadır. İlaç koruma kutucukları (haftanın her gününün yazılı olduğu gözler içerir), bu duruma yardımcı olabilir. Bazı kutucuklar, günün farklı saatlerinde alınacak her ilaç için farklı gözler içerir (sabah, öğle, gece ve/veya yatarken).
Çoğu ilaç sadece su ile alınmalıdır. Bazıları süt ile alınmalıdır (veya yemek yedikten sonra suyla). Alınmasında özellik olan ilaçlar doktorunuz tarafından belirtilir. Genel olarak, ilaçlar turunçgillere ait meyve sularıyla alınmamalıdır. (Özellikle greyfurt suyu çoğu ilaçla etkileşime girerek bazı ilaçların vücutta toksik düzeyde birikmesine yol açabilir.)
Eğer ilaçlarınızı nasıl alacağınız konusunda şüphedeyseniz doktorunuza veya eczacınıza danışmalısınız.
Bir dozun atlanması durumunda, hastalar uzman veya eczacılarına ne yapacakları konusunda durumu danışmalıdırlar.
Eğer bir uzman tarafından böyle yapması söylenmemişse hastalar hiçbir zaman, atladığı günü de içeren iki kat doz ilaç almamalıdırlar.
Aşırı doz belirtileri gösteren hastalar derhal acil servisi aramalıdırlar. Hasta veya yakınındakilerin aşağıdaki bilgileri bilmesi önemlidir:
Hastanın yaşı, kilosu, mevcut durumu (bilinci yerinde, bilinçsiz, uykulu, kusuyor vb.), ilacın ismi, alınan ilaç dozu (ör: 50 miligram), orijinal olarak kutuda kaç hap bulunduğu, ilacın yutulduğu zaman, yutulan ilaç miktarı.
Giderken hastanın şikayet ve belirtileri kötüleşebileceğinden hastanın kendisi acile araç kullanarak gelmemeli, başkasından götürmesini istemelidir.
Hastalar bir zehir merkezince ya da doktorları tarafından istenmemişse kusturulmamalıdır.
Çoğu aşırı doz hastası hastaneye yatırılmayı gerektirir.
Unutmayın; Aşırı doz veya zehirlenmeden şüphelenilmesi durumunda ilk yapılacak şey acil servisi veya zehir kontrol merkezini aramaktır.
Ulusal Zehir Danışma Merkezi (UZEM) (Merkez 24 saat hizmet veriyor)
Telefon: 114 (Türkiyenin her yerinden)
Hacettepe Üniversitesi Eczacılık Fakültesi İlaç ve Zehir Bilgi Birimi (HİZBİB)
Sıhhiye/Ankara
Telefonlar:
+90 312 311 89 40
+90 312 305 21 33
+90 312 305 21 34
http://www.hizbib.hacettepe.edu.tr/tr/menu/hizbib_hakkinda-1
Olabilecek bir yan etkinin ciddiyeti hastadan hastaya değişmektedir. Bu yüzden yan etkinin meydana gelmesi mutlaka ilacın kesilmesiyle sonlanmayabilir. Yan etkiler her sistemde olabilir (sinir, cilt, solunum, kalp, kan vs.). Yan etkiye maruz kalan hasta hemen doktoruyla temasa geçmeli, ancak ilacını aniden kesmemelidir.
Rutin uzman doktor ziyaretleri, ilaç kullanımını gerektiren kalple ilişkili durumların tedavisinin olağan bir parçasıdır. Bu ziyaretler, genellikle fizik muayene, kan basıncı kontrolü, kan tahlilleri ve kalbin elektriksel aktivitesini veya atım hızını tespit etmeye yönelik elektrokardiyogramları içerir.
Hastalar programlanmış tüm randevularına ve şikayetleri geçmiş dahi olsa ilaçları almaya devam etmelidirler.
Hastalar, almakta olduğu ilaçlar konusunda kendine sağlık hizmeti veren bütün herkesi (diş doktorları dahil) bilgilendirmelidir. Bazı ilaçlar bazı tanısal amaçlı testlerin sonuçlarını, bazı işlem veya cerrahi müdahalelerin seyrini etkileyebilir. Bazı ilaçlar başka ilaçlarla etkileşebilir, her birinin veya her ikisinin etkinliğini azaltabilir veya potansiyel olarak ciddi yan etkilere yol açacak şekilde reaksiyona girebilir.
Hastalar, bazı özel durumlarda (Örn: kan sulandırıcı bir ilaç olan coumadin, şeker hastalığında kullanılan insülin gibi) hangi ilacı ne dozda aldıklarını belirten notları yanlarında (cüzdanları, kolye, bilezik, künye vs.) taşımalıdır.
Bir uzmanın yönlendirmesi olmadan hastalar ilaçlarını ani olarak kesmemelidirler. Bazı ilaçlar ani kesildiklerinde nöbet gibi ciddi reaksiyonlara yol açabilirler ve düzenli olarak azaltılmalıdırlar.
Konu ile ilgili:
Kan sulandırıcı (antikoagulan) bir ilaç olan coumadin (kumadin), özellikle atrial fibrilasyonda, metalik kapaklarda, pulmoner embolide, venöz trombozda pıhtı oluşumunu önlemede uzun yıllardan beri kullanılmasına ve oldukça etkili bir ilaç olmasına rağmen, bir çok istenmeyen yan etkileri vardır ve bunların en başında dozunun sabit olmaması, özellikle çok sayıda yiyecekle etkileşime girmesi gelir. Bundan dolayı belirli aralıklarla kan tahlili yapılarak kumadin dozunu, çıkan sonuca göre ayarlanması zorunluluğu vardır.
Bu sıkıntılardan yola çıkarak yapılan yeni arayışlar sonucu, son yıllarda, sabit dozu olup yiyeceklerle etkileşime girme sorunu olmayan yeni ilaçlar piyasaya çıkarıldı. Bu ilaçların en güzel yanı, belli bir sabit dozlarının olması ve ilacı ayarlamak için zaman zaman kan tahlili yapılma gerekliliği olmamasıdır.
Bu ilaçlar; dabigatran (Pradaxa), rivaroxaban (Xarelto), apixaban (Eliquis) ve edoxaban (Lixiana)’dır (parantez içindekiler ülkemizdeki piyasa isimleri). Bu ilaçların hepsi ülkemizde bulunuyor ve belli şartlar altında SGK tarafından ödeniyor. Bu ilaçlardan, rivaroxaban ve edoxaban günde 1, diğerleri günde 2 kez alınır. Bunlardan, hastaya hangisinin uygun olduğuna doktor karar verecektir.

Bu ilaçların bu güzel özelliklerinin olmasına rağmen kumadinin tam yerini alamamıştır. Mitral kapak darlığındaki atrial fibrilasyonda ve metalik kapaklarda pıhtı oluşumunu önlemede etkinlikleri yeterli değildir ve bu durumlarda pıhtılaşmayı önlemek için yine kumadin kullanılır.
Kumadinin Avantajları;
Kumadinin Dezavantajları;
Avantajlar;
Dezavantajlar;
Gerek kumadin, gerekse yeni kan sulandırıcılar, beraber kullanılan çeşitli ilaçlardan etkilenebilir (bunun sonucunda etkinlikleri azalabilir veya artabilir). Etkileşime giren ilaç listesi kumadinde daha uzundur. Onun için kullandığınız veya yeni eklenen ilaçlardan doktorunuzu haberdar etmeniz önemlidir.
Aşağıdakilerden uzak durun;
Ayrıca araçlarda mutlaka emniyet kemeri takın, diş müdahaleleri için doktorunuzdan onay alın.
Antihipertansifler (hipertansiyon tedavisinde kullanılan ilaçlar) yüksek kan basıncını (hipertansiyon) tedavi etmek için kullanılan ilaçlardır. Kan basıncı, kanın damar duvarına karşı itici kuvvetinin bir ölçüsüdür.
Yaklaşık olarak ülkemizdeki üç yetişkinden birinde, -genellikle şikâyeti olmadığı halde- hipertansiyon mevcuttur. Yüksek kan basıncı, inme, kalp krizi ve kalp yetmezliği için ana risk faktörüdür. Diyabeti olan hastalarda sık olarak görülür ve böbrek yetmezliği, görme bozuklukları gibi diyabetle ilişkili komplikasyonların gelişimini hızlandırır.

Hipertansiyon, kalp ve damarların aşırı yorulmasına neden olur. Antihipertansifler, kan damarlarını genişleterek başka deyişle daralmasını, büzülmesini önleyerek veya kalbin iş yükünü azaltarak kan basıncını düşürürler.
Bu ilaçlar şunlardır:
“İdrar söktürücü” olarak da adlandırılan bu ilaçlar böbrekte idrar oluşumunu artırırlar, böylelikle vücudun sıvı ve sodyum gibi mineralleri atmasına neden olurlar. Sıvı hacminde ve sodyum düzeylerinde düşme, kan damarlarının daha genişlemesine, kan akımının artmasına ve kanın damar duvarına uyguladığı basıncın azalmasına neden olur. En sık kullanılan diüretik sınıfları;
Kan damarlarındaki düz kasların gevşemesiyle ve kalpteki alfa reseptörlere bazı kimyasalların bağlanmasını bloke ederek kalbin iş yükünü azaltan ilaçlardır. Alfa blokerler aynı zamanda prostat hipertrofilerinde (büyüme) şikayetleri azaltmak amacı ile de kullanılır (minipress, cardura, vb.)
Kalpteki beta reseptörlere bağlanan belli kimyasalları serbestleştiren sempatik sinir sisteminin bazı etkilerini bloke ederek kalbin iş yükünü azaltan ilaçlardır (Bkz beta blokerler).
Kan damarlarının genişlemesini sağlayan, böylelikle damar duvarlarına karşı kanın basıncını azaltan bir ilaç grubudur. Bu durum, kanın daha rahat akmasını ve kalbin daha etkili pompalamasına olanak tanır.
Vazodilatör ilaç grubunda şu ilaçlar bulunur:
Kan damarlarının daralmasına yol açan bir maddenin (anjiyotensin 2) üretimini bloke eden ilaçlardır. Bu olay, kan damarlarının direncinde düşme oluşturarak kanın akışını kolaylaştırır. Günümüzde oldukça sık kullanılmaktadır (coversyl, kaptoril, rilace, delix, zestril, enapril, monopril, gopten, inhibace vb).
ACE inhibitörleriyle aynı etkiyi farklı bir mekanizmayla meydana getiren vazodilatörlerdir. Anjiyotensin 2 üretimi yerine bu maddenin vücuttaki anjiyotensin 2 reseptörlerine girişini bloke ederek etkilerini engellerler. Günümüzde oldukça sık kullanılmaktadır (karvea, atacand, micardis, pritor, diovan, cozaar, vb).
Kan damarlarının kasılmasına veya daralmasına neden olan kalsiyum iyonlarını bloke ederek kalbin iş yükünü azaltan vazodilatörlerdir. Günümüzde sık kullanılmaktadır (adalat, norvasc, plendil, lercadip, benipin vb).
Santral sinir sisteminin kalp hızını artırmasını veya kan damarlarını büzmesine yönelik sinyal göndermesini engellemek suretiyle beyin üzerinde direkt etkili vazodilatörlerdir. Günümüzde fazla kullanılmazlar.
Yüksek kan basıncını tedavi ederken hangi ilaç grubuyla tedaviye başlanacağı konusunda genel bir kural yoktur. Araştırmalar, yüksek kan basıncının tedavisinde çeşitli antihipertansif ilaçların yaklaşık hepsinin eşit etkili olduğunu göstermiştir. Bazı hastalar bir tür ilaca diğerlerinden daha iyi yanıt verebilir ve belli klinik durumlarda bazı ilaçların kullanımı daha iyi sonuç verir. Ondan dolayı doktorunuz, hangi antihipertansif ilacı seçeceğini hastanın tıbbi hikayesi, şimdiki şikayetleri ve durumuna göre kararlaştırmaktadırlar. Örnek olarak, beta blokerler koroner arter hastalığı veya aritminin (anormal kalp ritimleri) eşlik ettiği yüksek kan basıncının tedavisinde daha uygundur. Ancak, astımı olan hastalarda beta blokerleri kullanmamak gerekir.
Eğer tek bir antihipertansif ilaç, kan basıncını yeterli düşürmüyorsa doktorunuz, iki veya daha fazla antihipertansif ilacı kombinasyon şeklinde verebilir. Bununla birlikte, kombinasyon tedavisi genellikle ilk uygulanacak tedavi değildir, ancak tek bir ilacın etkili olmadığı durumlarda değerli bir alternatif sunarlar. Her bir antihipertansifin daha az ve daha iyi tolere edilen dozlarına olanak tanırlar. Bazı kombinasyonlar, hastalar birden fazla ilaç alıyorlarken sadece bir tablet alsınlar diye tek sabit doz tableti şeklinde bulunabilir.
Hipertansiyonlarını kontrol altına almak için ilaç verilsin veya verilmesin, hastalara ilaç dışı tedavi de önerilir (diyet, hareket, vb)
Antihipertansiflerin ortak potansiyel yan etkileri
Bu kadar çok yan etki gözünüzü korkutmasın. Bu yan etkilerin çoğu geçicidir, ilacın değiştirilmesini gerektirecek kadar şiddetli olanları oldukça azdır. Unutmayalım ki, hipertansiyonun bize vereceği zarar, ilaçların yan etkilerinin yanında çok daha fazla olacaktır.
Hastalar başka herhangi bir ilaç (reçeteli veya reçetesiz satılan), bitkisel katkı veya bitkisel ilaçlar almadan önce doktorlarına danışmalıdırlar.
Antihipertansif ilaçların etkilerini artırarak düşük kan basıncına (hipotansiyon) yol açan maddeler:
Antihipertansifler ilk defa alınmaya başlandığı zaman, hastalar ilacın kendilerini nasıl etkileyeceğini anlayıncaya kadar dikkatli olmalıdır (örn. araç kullanma).
Yüksek kan basıncını kontrol etmeye yönelik ilaç tedavisi sürekli olacaktır. Yani antihipertansifler, yüksek kan basıncını kontrol altına alır ancak onu ortadan kaldırmaz. Dolayısı ile ilaç azaltıldığı veya kesildiği zaman tansiyon tekrar yükselecek ve hastayı birçok tehlike ile baş başa bırakacaktır.
Hastalar şikayetleri geçmiş olsa bile yüksek kan basınçlarının kontrol altında olduğundan emin olmak için doktorlarıyla olan düzenli takiplerine devam etmelidir. İlaçlara ek olarak, özellikle diyet (az tuzlu yemek), stresten uzak durma, egzersiz gibi hayat tarzında değişiklikler de mutlaka yapılmalıdır.
Hastalar eğer rahatsızlanırlarsa, özellikle ciddi kusma veya ishal gibi durumlarda doktorlarını bilgilendirmelidirler. Bu durumlar, vücuttan çok fazla su ve potasyum kaybına ve sonuçta kan basıncında aşırı düşmeye (hipotansiyon) yol açabilir.
Sıcak havalar antihipertansiflerin yan etkilerini artırabilir. Hastalar egzersiz sırasında veya sıcak havalarda yeterli sıvıyı almalı, alkolü sınırlı tutmalı, egzersiz, aktivite düzeyleri ve diyetleri konusunda doktorunun görüşlerine bağlı kalmalıdırlar.
İlk defa 1960 yılında kullanılan beta blokerler, hızlı kalp atışına yol açabilen sempatik sinir sisteminin (stres sırasında vücudumuzdaki olaylardan sorumlu sistem!) belli etkilerini bloke ederek kalbin iş yükünü azaltan ilaçlardır. Kalpteki “beta reseptörler” adı verilen bölgeleri bloke ettikleri için “beta-blokerler” olarak adlandırılırlar.
Bu beta reseptörler, normal olarak, stres sırasında salınan belli hormonlarca (adrenalin gibi) aktive edilirler. Stres hormonlarınca aktive edildiklerinde, beta reseptörler kalp hızını ve kalp atım gücünü artıran bir reaksiyonu tetikler.
Beta blokerler ise beta reseptörlere bağlanarak, stres hormonlarının bu reaksiyonu tetiklemesini önlerler. Böylece, beta blokerler kalp hızını yavaşlatarak ve kalp kaslarının kasılma gücünü (pompa işlevi) azaltarak kardiyak stresi azaltır. Ayrıca, kalp, beyin ve vücuttaki kan damarlarının spazmını (daralma) da azaltır.
(parantez içindekiler ülkemizdeki mevcut ticari adları)
Beta blokerlerin standart beta bloker dozlarına ilave olarak birçok kombinasyon formu da bulunmaktadır. Örneğin bir beta bloker, bir diüretik ile kombine edebilir (Tenoretic tablet gibi). Bazı ilaçlar da, beta blokerlere ilave olarak çeşitli antihipertansif ilaçların düşük dozlarını içerebilir. (örn. beta bloker+ACE inhibitörleri, beta bloker+A-II blokeri, beta bloker+kalsiyum kanal blokeri gibi).

Beta blokerler hipertansiyon tedavisinde tek başına kullanılabilirse de çoğunlukla başka bir ilaçla kombine olarak kullanılır.
Angina, kalbe oksijen teminindeki yetersizlik nedeniyle oluşan baskı, rahatsızlık hissidir. Beta blokerler, özellikle kronik stabil angina tedavisinde birinci basamak tedavide düşünülür. Kalp kasılma gücünü azaltarak ve kalp atım sayısını yavaşlatarak kalbin oksijene olan ihtiyacını azaltırlar. Bu hastalarda yapılan araştırmalar göstermiştir ki, beta blokerler, egzersiz kapasitesinin düzelmesi, angina ataklarının sıklığının azalmasına ek olarak kalp krizi tekrarı ve ölüm riskini azaltabilirler.
Beta blokerler, akut kalp krizlerinin tedavisinde ve tekrarlayan kalp krizlerinin önlenmesinde önemli ilaçlardır. Kalp krizi hastalarında beta blokerlerin kalp kasının oksijen ihtiyacını azalttığı, tehlikeli kalp ritimlerinin riskini azalttığı ve kalp fonksiyonlarını düzelttiği gösterilmiştir. Ancak, beta blokerler, astımı, ciddi bradikardisi (anormal yavaş kalp ritmi) ve akciğerlerinde sıvı birikmesi olan kalp krizi hastalarında kullanılmamalıdır.
Kalp yetmezliği, vücudun ihtiyaçlarını yeterince karşılayacak düzeyde, kalbin kan pompalayamadığı durumdur. Önceleri, sol ventrikülü yeterli çalışmayan hastalarda beta blokerlerden sakınılmıştır. Ancak, daha sonra birçok çalışma, beta blokerlerin kalp yetmezliği tedavisinde etkili bir tedavi olduğunu ve kalp yetmezliği hastalarında sağ kalım sürelerini önemli düzeyde düzelttiğini göstermiştir.
Ayrıca beta bloker ve statin kombinasyon tedavisi, bir kalp krizini takiben kalp yetmezliği geliştiren hastalarda ikinci kalp krizini önlemede etkili olmuştur.
Beta blokerler, kalpten kaynaklanan birçok aritmi tedavisinde yaygın olarak kullanılmaktadır. Araştırmalar ayrıca ameliyat sonrası atriyal fibrilasyonun önlenmesinde beta blokerlerin yararını göstermiştir.
Bypass cerrahisi öncesi beta bloker kullanımının yüksek riskli hastalarda komplikasyon riskinin azaltılması (örn. kalp krizi, inme, böbrek yetmezliği, mekanik ventilasyon ve takipte tekrar cerrahi girişim ihtiyacı) yanında sağ kalım oranlarını artırdığı gösterilmiştir.
Beta blokerler cerrahi öncesinde başlanıp en azından 1 ay sonrasına kadar devam edildiğinde operasyon sonrası ortaya çıkabilecek olan kalp krizi önlenmesine yardımcı olur.
Bu hastalıkta kalpteki bazı bölümler anormal olarak kalınlaşıp kasılma bozuklukları oluştururlar.
Tiroid bezinin fazla salgılanması durumlarında artmış olan stres hormonlarını baskılarlar.
Beta blokerler migreni bazı hastalarda önleyebilir.
Panik atak tedavisince bazen yararlıdırlar.
Direkt göz bölgesinde kullanılan beta blokerlere (örn. levobunolol, metipranolol) ilave olarak, ayrıca sistemik olarak kullanılan etkili beta blokerler de (örn. timolol) vardır.
Aşağıdaki durumların herhangi birinin varlığı teşhis edilmişse, hastalar beta bloker kullanımının yarar ve zararlarını doktorlarıyla tekrar değerlendirmelidir:
Beta blokerin türüne göre hastalar bir veya daha fazla yan etkiye maruz kalabilirler, bunlar:
Beta blokerlerin yan etkisine maruz kalan hastalar hemen doktorlarıyla temas kurmalı, ancak hemen ilacı bırakmamalıdır.
Ani olarak ilacın bırakılması, koroner arter hastalarında, kalp krizi ve anginalara yol açabilir. Tiroid bezi fazla çalışanlarda (hipertirodizm) beta blokerlerin çok hızlı kesilmesi belirtilerin kötüleşmesine neden olur. Bu yüzden beta bloker alan tüm hastalar ilaçlarında herhangi bir değişiklik yapmadan önce doktorlarına danışmalıdır.
Antiaritmikler veya antihipertansifler (kalp ritmini düzenleyen veya kan basıncını düşüren ilaçlar): Kalsiyum kanal blokerleri veya ACE inhibitörleri gibi. Birlikte bu ilaçlar kan basıncını tehlikeli düzeylere düşürebilir. Ancak, bu ilaçların düşük dozları diğer tedavilere cevap vermeyen hastalarda beta blokerlerle birlikte verilebilir.
Alimünyum içeren antasitler: Bunlar beta blokerlerin emilimini ve dolayısıyla etkinliklerini düşürebilirler. Bu ilaçları kullanmadan önce hastalar doktorlarına danışmalıdırlar.
Alkol: Beta blokerlerin emilimini ve dolayısıyla etkinliğini azaltabilir. Beta bloker tedavisine devam ediyorken hastalar ne kadar alkol alınmasının güvenli olduğunu doktorlarına danışmalıdırlar.
Kafein: Beta blokerlerin etkilerini azaltabilirler. Beta bloker tedavisine devam ediyorken hastalar ne kadar kafein alınmasının güvenli olduğunu doktorlarına danışmalıdırlar.
İnsülin ve diğer antidiyabetik ilaçlar: Diyabetik hastalarda beta bloker kullanımı, şeker metabolizmasına olan etkilerinden dolayı antidiyabetik ilaçların dozlarını ayarlama ihtiyacı doğurabilir.
Monoamin oksidaz inhibitorleri (MAOI): MAOI, psikiyatride depresyon tedavisinde kullanılan bir ilaç grubudur. MAOI alındıktan sonraki iki hafta içinde beta bloker kullanımı kan basıncının ciddi olarak yükselmesiyle sonuçlanabilir (hipertansiyon). Hastalar beta bloker tedavisinin başlanmasından önce hala almakta oldukları ilaçlar konusunda doktorlarını bilgilendirmelidirler.
Alerji iğneleri ve deri testleri: Beta blokerlerle kombinasyon, ciddi alerjik reaksiyonlar yapabilir.
Nonsteroidal antiinflamatuar ilaçlar (NSAI): Romatizmal hastalıkların tedavisinde kullanılan bu ilaçlar (örn. aspirin ve ibuprofen) beta blokerlerin etkinliğini azaltabilirler.
Bronkodilatörler: Astım, bronşit, amfizem veya diğer akciğer hastalıklarını tedavi etmeye yönelik ilaçlar.
Aşırı doz belirtileri ilacın yan etkilerine benzeyebilir ancak genellikle daha ciddidir. Şu belirtilerden herhangi birisini gösteren hastalar hemen doktorlarıyla temasa geçmelidirler:
Gebelik boyunca beta bloker kullanımı, yeni doğanda düşük kan şekerine, solunum problemlerine, yavaş bir kalp hızına ve düşük kan basıncına yol açabilir. Ancak, eğer annenin durumu gebelik süresince beta bloker kullanımını gerektiriyorsa doktorun rehberliğinde kullanılabilirler. Hastalar herhangi bir ilaç başlanmadan önce gebe oldukları veya gebe kalmaya çalıştıkları konusunda doktorlarını bilgilendirmelidirler.
Bazı beta blokerler süt salınımını azaltabilirken, bazıları ise süt ile anneden bebeğe geçer. Bu durum anne sütüyle beslenen bebekte kalp hızında yavaşlamaya, kan basıncında düşmeye, solunum zorluğuna yol açabilir. Dolayısıyla eğer beta blokerler kullanılıyorsa alternatif bir beslenme metodu tavsiye edilebilir.
Çocuklardaki beta bloker kullanımının, yan etkiler açısından erişkinlerden farklı bir riske yol açtığı konusunda bir kanıt yoktur. Diğer taraftan çocuklarda beta bloker kullanımının güvenirliliği bilimsel olarak tam ortaya konmamıştır.
Beta blokerler yaşlılarda da sıklıkla kullanılır. Genel olarak, yaşlı hastaların daha düşük dozlara ihtiyaçları vardır. Yaşlı erişkinler, baş dönmesi gibi bazı yan etkilere daha sık ve daha ağır olarak maruz kalırlar. İlave olarak, beta blokerler yaşlı hastaların soğuğa tahammül etme yeteneklerini azaltırlar.
Antiaritmik ilaçlar kalpteki düzensiz elektriksel aktiviteye bağlı anormal kalp ritimlerini tedavi etmek için kullanılırlar. Bir çok antiaritmik ilaç çeşidi mevcuttur. Antiaritmik ilaçlara örnekler:
Bunlara ek olarak aritmileri tedavi etmek için diğer kalp ilaçları da kullanılabilir. Bunlar, Beloc, Lopresor veya Tensinor gibi kalbin iş yükünü ve kalp hızını azaltan beta bloker grubu ilaçlar veya kalp hücrelerine kalsiyum alımını engelleyen Diltizem veya İsoptin gibi (aynı zamanda tansiyon yüksekliği tedavisinde de kullanılır) kalsiyum kanal blokerleri de olabilir.

Antiaritmik ilaçlar 4 sınıfa ayrılır;
Hayır. İlaç tedavi yöntemlerinden yalnızca biridir. Bunun dışında kullanılan başka tedavi yöntemleri de vardır:
Doktorunuz ritim bozukluğunuzu tespit ettikten sonra 2 durum için ilaç verebilir:
İlaçları, belli bir süre veya hayatınız boyunca almanız gerekebilir.
Antiaritmik tedavi altında iken başka bir ilaca başlamadan önce kesinlikle doktorunuza danışmalısınız.
Ayrıca eğer antiaritmik tedavi alıyorsanız aşağıdaki ilaçlarla birlikte kullanımına dikkat etmek gerekir:
Onun için doktorunuza lütfen aldığınız bütün ilaçları söyleyiniz.
Aşağıdaki şikayetlerden herhangi birisiyle karşılaştığınızda doktorunuzu hemen uyarınız;