Yeni açıklanan araştırma sonuçlarına göre inme veya geçici iskemik atak geçiren hastalardan her 6 kişiden birinde olay teşhis edilmiyor. Bunun nedeni olarak belirtilerin silik olması, ekonomik ve sosyal düzeyin düşüklüğü gösteriliyor.
Geçici iskemik atak (TİA) beynin kan akımının kısa süreli bozulması sonucu bir kaç dakika süreli inme şikayetlerinin; (bir tarafta kuvvet azalması, konuşma bozukluğu görme bozuklukları vb) ortaya çıkmasıdır. Yani olay geçicidir.
İnme ise beynin kan akımının daha büyük ölçülerde (bazen kalıcı ) bozulduğu ve kalıcı olabilen sekellere hatta ölüme neden olabilen daha vahim bir tablodur.
Özellikle geçici iskemik ataklar, inmenin habercisi olabileceğinden bunların zamanında tanınması; önlemlerin alınması (damar hastalığı yönünden risk faktörleriyle mücadele vb) oldukça önemli.
Archives of Internal Medicine, Ekim 2006
Üzüm çekirdeğinin 45 yaş üzerindeki kadınları aterosklerozdan koruduğu ortaya çıktı.
Damar sertliği olarak bilinen aterosklerozu, atardamarda sertlik olması ve plak dediğimiz yapıların gelişmesi ve bunların da ileride darlık ve tıkanıklıklara yol açması şeklinde özetleyebiliriz. Bunun kalpte olmasına koroner ateroskleroz diyoruz ve burada oluşan bu tür olaylar, tahmin edileceği gibi yaşamsal öneme sahip. Ateroskleroz, genç kadınlarda erkeklere göre daha az olmakla birlikte yaşla sıklığı artıyor. Kadınlarda yaşla sıklığın artmasından, menopozda kanda östrojen hormonunun azalmasının rol oynadığı düşünülüyor.
Yapılan çalışmalarda üzümün çekirdeği, kabuğu ve sapında östrojenin özelliklerini gösteren fitoöstrojenlerin bulunduğu ve bunların kolesterolun birikimini önlediği bulundu. Üzümün kadınlarda aterosklerozdan koruyucu rolünün de bununla ilgili olduğu düşünülüyor.
Özellikle kırmızı üzüm, üzüm çekirdeği ve kırmızı şarabın damar koruyucu etkileri hakkında son zamanlarda sık haberler çıkıyor
Konuyla ilgili:
Üzüm çekirdeği ekstresi: değeri fazla bilinmeyen doğal ilaç
Ayrıntılı bilgi:
https://www.nutraingredients.com/Article/2005/07/27/Grape-boost-to-women-s-heart-health
Hollanda’da yapılan bir araştırmaya göre hastalıkların ve ölümlerin büyük bir çoğundan kötü beslenme alışkanlıkları sorumlu. Dutch National Institute for Public Health and the Environment tarafından açıklanan rapora göre sağlıksız beslenme, 40 yaşındaki bir insanın ömrünü 1.2 yıl, obezite ise 0.8 yıl kısaltıyor. Raporda Hollandalıların %75’inin önerilen miktarların altında meyve ve sebze yediği belirtildi. Meyve, sebze ve balığın yeteri kadar yenmemesinden dolayı her yıl diyabet, kalp damar hastalıkları ve kanserden 13.000 kişini kaybedildiği, oysa obeziteden dolayı 7.000 kişinin kalp hastalığı ve kanserden öldüğü vurgulandı.

Sağlıklı beslenmenin; satüre (doymuş) ve trans yağlardan fakir, meyve, balık ve sebzeden zengin beslenmeyle olabileceğini vurgulayan raporda ayrıca tüm erişkinlerin yalnızca 3 kg vermesiyle aşırı kiloya bağlı hastalık ve ölümlerde %25 oranında azalma olabileceği belirtildi.
Kalp damar sistemi için oldukça zararlı olan doymuş yağlar ve trans yağlar hayvani yağlarda, hindistan cevizi ve palm yağı gibi tropikal yağlarda ve margarinlerde bulunuyor. (Bakınız: kan yağları nelerdir?).
Editörün Notu:
Bitkisel yağlarla ilgili belirtmem gereken bir nokta var ki oldukça önemli. Hindistan cevizi (coconut) ve palm (hurma) yağları bitkisel kökenli olmasına ve kolesterol içermemesine rağmen kalp damar sağlığı için zararlıdır. Çünkü yüksek miktarlarda doymuş yağ asidi içerirler. Bazıları bu yağları kolesterol içermedikleri için allayıp pullarsa da siz inanmayın. Bu yağ ucuz olmasından dolayı ne yazık ki bizde satılan diğer bitkisel yağların ve margarinlerin içine karıştırılırlar. Dolayısı ile sağlıklı diye düşünerek aldığımız ayçiçek yağı veya zeytinyağı, palm yağı karıştırılmış olabilir ve sağlığımız açısından zararlı olabilir. Eğer üretici dürüst ise yağa palm yağı karıştırdığını yazacaktır. Ancak sizin de düşüneceğiniz gibi böyle bir şeyi beklemek hayalci bir yaklaşım olur!
Peki ne yapalım? Zor bir soru. En mantıklısı, yağımızı (tabii ki sıvı yağ) güvenilir markadan veya direk üreticinin kendisinden almak. Bu konuyla ilgili sevgili Güngör Uras Hocanın yazısını okumanızı öneririm:
Malezya’dan ‘palm (hurma) yağı’ geliyor
Konuyla ilgili:
Yemeklerimizde en çok kullanılan yağlar? Hangi yağlar sağlıklı?
Harvard Tıp Fakültesi ve Harvard Toplum Sağlığı Okulu tarafından gerçekleştirilen çok büyük ölçekli bir çalışmada, filtre edilmiş kahvenin kalp hastalığına yol açmadığı saptandı.
Kahve tüketimi ile kalp hastalıkları arasındaki ilişki uzun süredir araştırılmaktaydı ancak sonuçlar tartışılmalıydı. Yani, kahvenin kalp hastalıklarına yol açıp açmadığı netlik kazanmamıştı. Yapılan bu çalışma bu konuya damgasını vuracak nitelikte: Araştırma kalp hastalığı bulunmayan 44.005 erkek ve 84.488 kadında yapıldı. 1980 yılından itibaren bu insanların kahve içme alışkanlıkları, 2-4 yılda bir devamlı izlenerek kaydedildi. Yaklaşık 20 yıllık bir takipten sonra, günde 6 veya daha fazla kahve içenlerde bile, kalp hastalığı gelişme riski, kahve içmeyenlere benzer bulundu.
Ek olarak kafeinli veya kafeinsiz kahve içenlerde kolesterol oranlarında içmeyenlere göre bir artış saptanmadı.
Circulation, 24 Nisan 2006.
Editör Notu: Haber, kahve severleri mutlu edecek nitelikte. Ancak bir kaç konuya değinmek gerekiyor; araştırma ABD’nde yapılmış. Dolayısı ile orada çok tüketilen “filtre kahve” araştırılmış. Bu arada Türk kahvesini sevenler acaba bizde durum nasıl diye düşünecekler. Türk kahvesinde başka bir katkı olmadığı ve Amerikalılar gibi günde bardak bardak içilmediği için, sonuçların bizim Türk kahvesi için de geçerli olabileceğini düşünmek yanlış olmaz sanırım.
Yine önemli bir konu da; kahveye katılan süt, süt tozu vb gibi bir takım katkı maddelerinin kalp damar sağlığına olumsuz etkisi olabileceği unutulmamalı. Yine kahvenin, uyarıcı özelliği olan kafein maddesini içerdiği göz önünde bulundurulmalı. Dolayısı ile bazı durumlarda kahve tüketiminiz, doktorunuz tarafından kısıtlanabilir.
Archives of Internal Medicine dergisinde yayımlanan bir çalışmaya göre yaşlı ve erkeklere göre; 60 yaş altı kadınlarda kalp krizi sonrası depresyon daha sık görülüyor.
Atlanta’da (ABD), 2498 kalp kirizi geçiren hastada yapılan yapılan çalışmada kalp krizi geçiren; 60 yaş altı kadınların %40’ında depresyon geliştiği saptandı. Bu da, 60 yaş altı kadınlarda depresyon gelişme riskinin yaşlı erkeklere göre 3.1 kat daha fazla olduğu sonucunu çıkarıyor.
Archives of Internal Medicine, 24 Nisan 2006.
Almanya’da yapılan bir araştırmada trafiğin fazla olduğu gürültülü yol kenarlarında yaşayanların; sessiz yerlerde yaşayanlara göre %46 oranında daha fazla kalp krizi riskine maruz kaldığı saptandı.
Benzer olarak iş yeri gürültülü olan yerlerde çalışan erkeklerde de kalp krizi riski daha fazla bulundu. Bu ilişkinin nedeni tam olarak bilinmezken kronik gürültünün stresi tetikleyen bir faktör olması ve stresin buna yol açtığı fikri üzerinde duruluyor.
Buna benzer eskiden yapılmış çalışmalarda da gürültünün tansiyon ve kalp damar sağlığı açısından olumsuz olduğu vurgulanmıştı.
European Heart Journal, Şubat 2006
Sultan II. Mahmud devrinde kurulan yeni orduya (Asakir-i Mansure-i Muhammediye) hekim yetiştirmek için 14 Mart 1827 günü Tıphane-i Amire ve Cerrahhane-i Amire kuruldu. Tıbbiye 1839’da Galatasaray’a taşındığı zaman Mektebi Tıbbiye-i Adliye-i Şahane adını aldı. 1867 yılında Türkçe tıp eğitimi yapan Mekteb-i Tıbbiye-i Mülkiye (Sivil Tıp Mektebi) açıldı. 1894 yılında Sultan II. Abdülhamit’in emriyle Haydarpaşa’daki Tıbbiye Binası inşa edilmeye başlandı. Bu görkemli binaya 6 Kasım 1903’te önce Askeri Tıbbiye sonrada Sivil Tıbbiye taşındı ve 1909 yılında iki mektep birleştirilerek Darülfünun Tıp Fakültesi kuruldu.
Sultan II. Mahmut’un yenilikçi hareketleri sonucu, hekimbaşı Mustafa Behçet Efendi’nin de katkılarıyla batılı anlamda ilk tıp mektebi olan, Tıphane-i Amire ve Cerrahhane-i Amire 14 Mart 1827 Çarşamba günü Şehzadebaşı’ndaki Tulumbacıbaşı Konağı’nda kurulmuş. Bu şekilde, tıp tarihimizde 14 Mart yerini almış. Aynı bina içinde Tıphane ve Cerrahhane eğitimlerini ayrı ayrı yapıyormuş. Tıp eğitimi o yıllar batıda olduğu gibi dört yılmış, son sınıfta hocalar tarafından usta ve yetenekli olanlar tesbit edilerek sınava alını ve başarılı olanlar askeri hastanelere veya ordunun tabur alaylarına muavin tabip unvanı ile tayin ediliyorlarmış. Orada bir hekimin gözetiminde birkaç sene çalışıp deneyim kazandıktan sonra da serbest hekim oluyorlarmış.

Tıphane-i Amire 1827’den 1836’ya kadar Şehzadebaşı’ndaki Tulumbacıbaşı Konağında gündüz eğitimi yapıyormuş. 1836 yılında Sarayburnu’ndaki Askeri Kışla’ya (Otlukçu Kışlası’na) taşınmış. Ayrı binada eğitim gören Cerrahhane de burada tıp eğitimi ile birleşip, eğitim yatılı hale getirilmiş. Bu binanın yetersiz hale gelmesi ile Galatasaray’daki Enderun ağaları okulu tekrar elden geçirilip düzenlenmiş ve Tıbbiye 1839’da Galatasaray’a taşınmış. Bu okula Mekteb-i Tıbbiye-i Adliye-i Şahane adı verilmiş.
Bu okulun 17 Şubat 1839’da açılışı Sultan II. Mahmut tarafından yapılmış ve eğitiminde yeni düzenlemeler getirilmiş. Eğitim dili Fransızca olmuş ve öğrenci alınmaya başlanmış. Eğitim dilinin Fransızca olması zamanla hekim sayısında azalmaya yol açmış. Nitekim 1867 yılında Türkçe tıp eğitimi yapan Mekteb-i Tıbbiye-i Mülkiye (Sivil Tıp Mektebi) açılmış. 1870 yılında da askeri tıp okulunda dersler Türkçeleşmiş. 1878 yılında şimdiki Sirkeci Tren İstasyonu yanındaki Demirkapı Askeri Kışlası’na taşınmış. 1894 yılında Sultan II. Abdülhamit’in emriyle Haydarpaşa’daki Tıbbiye Binası inşa edilmeye başlanmış. Bu görkemli binaya 6 Kasım 1903’te taşınılmış. Önce Askeri Tıbbiye sonra, Sivil Tıbbiye taşınmış ve 1909 yılında iki mektep birleştirerek Darülfünun Tıp Fakültesi olmuş.
İLK KUTLAMA 1919’DA
İlk tıp bayramı 14 Mart 1919’da, işgal altındaki İstanbul’da, tıp öğrencileri tarafından kutlanmış. Tepkilerini bu şekilde dile getirmeye çalışan öğrencilerin bu törenine Dr.Fevzi Paşa, Dr.Besim Ömer Paşa, Dr.Akil Muhtar (Özden) gibi dönemin ünlü hocaları da katılmış.
1933’de “Mekteb-i Tıbbiye-i Adliye-i Şahane” İstanbul Üniversitesi’ne dâhil olmuş. Peşinden de 1945’te Ankara Tıp Fakültesi, 1954’te Ege Tıp Fakültesi kurulmuş.
(Tarihin garip bir cilvesidir ki; II. Mahmut, günümüzde neredeyse adından bile söz edilmeyen ve tedavisi mümkün olan verem hastalığından kurtulamayarak 54 yaşında vefat etti)
11-14 Mart 2006 tarihleri arasında Atlanta’da (ABD) yapılan American College of Cardiology (ACC) 2006 toplantısında açıklanan bir çalışma sonucuna göre kolesterol düşürücü statin grubundan olan rosuvastatin verilen hastalarda koroner damarlarda ateroskleroz sonucu oluşan plaklarda gerileme saptandı. Bu bulgu, damar darlıklarının da gerileyebileceğini göstermesi bakımından oldukça önemli.
Çalışma 507 hastada yapıldı, Hastalara 40 mg rosuvastatin verilerek 2 yıl süreyle izlendi. Damardaki değişiklikler intravasküler ultrason (IVUS) ile değerlendirildi.
Çalışma süresi içinde kötü (LDL) kolesterol 130.4 mg/dL’den 60.8 mg/dL’ye düşerken, iyi (HDL) kolesterol ise 43.1 mg/dL’den 49.0 mg/dL’ye yükseldi. Çalışma süresi boyunca hastaların %63.6’sında aterosklerotik plakta gerileme görülürken %36.4’ünde ise ilerleme olduğu görüldü.
Sonuç olarak yoğun olarak statin tedavisinin aterosklerozu geriletebileceğini söyleyebiliriz.
50 yaşında olup değiştirilebilir herhangi bir risk faktörüne (fazla kilo, hipertansiyon, kolesterol yüksekliği, şeker hastalığı, sigara) sahip olmayan kişilerin geri kalan hayatında koroner kalp hastalığı ve inme gelişmesinin beklenmeyeceği görüldü. Bundan başka 50 yaşında olup herhangi bir risk faktörüne sahip olmayan kişilerin, birden fazla risk faktörüne sahip emsallerine göre de 10 yıl daha fazla yaşadığı görüldü.
Yine araştırmadan çıkan sonuçlara göre 50 yaşında yukarıda sayılan risk faktörlerine sahip olmayan erkeklerde; 95 yaşına kadar kalp damar hastalığı veya inme gelişme riskli %5 iken; 50 yaşında 2 veya daha fazla risk faktörüne sahip erkeklerde bu oran %69. Kadınlarda ise bu oranlar sırasıyla %8 ve %50.
Ortaya çıkan sonuç; damar hastalıklarından korunmanın çok erken yaşlarda başladığı; sağlıklı beslenme, egzersiz, kilo almama, sigaradan uzak durmanın ne kadar önemli olduğunu bu çalışmalar ortaya koyuyor.
Coumadin ağızdan alınan bir kan sulandırıcı ilaçtır ve oldukça önemli kullanım alanları bulunmaktadır (atrial fibrilasyon gibi ritim bozukluklarında kalp içinde pıhtı gelişmemesi için, yapay metal kalp kapağı takılan hastalarda kapakta pıhtı oluşmaması için, beyin damar hastalığı geçiren hastaların bazılarında olay tekrarlamaması için vb*). Bu kadar önemli ilaç olmalarına rağmen ağızdan alınan kan sulandırıcı ilaçların dozunun ayarlanması oldukça zor bir iştir. Belirli zamanlarda kan testlerinin yapılması (protrombin zamanı veya İNR) ve çıkan sonuca göre ilaç dozunun ayarlanması gerekir. Çünkü ilacın kan düzeyi çok olursa kanamalara neden olurken (vücutta kendiliğinden gelişen morluklar; idrardan, burundan, kanama vs) düzeyi az olursa da beklenen etki sağlanmaz ve felçlere neden olabilen pıhtılar gelişebilir. Onun için etkili kan düzeyinin elde edilmesi son derece önem taşır. Etkili olan ilaç dozu kişiden kişiye değiştiği, çok fazla ilaç ve yiyeceklerle etkileştiği ve hatta aynı kişide bile zaman içinde etkinlik değişebileceği için belirli zamanlarda (10-30 günde bir) kan testlerinin yapılması gerekir.
Hastanın belli zamanlarda laboratuara gidip kan vermesi, kan testinin her laboratuarda yapılamaması, yapılsa bile kanın alınma şeklinden laboratuarda çalışılmasına kadar özen isteyen bir test olduğundan her sonuca güvenilmemesi bu ilacı kullanmanın zorluklarını oluşturuyor.
Bundan dolayı hastaların evinde şeker ölçüm cihazları gibi kan testlerini kendilerinin yapması için cihazlar geliştirildi. İngiltere’de Oxford Üniversitesinde yapılan açıklamaya göre, Avrupa, Kanada ve ABD’de yapılan çalışmalarda hastaların evlerinde bu ölçüm cihazlarıyla kendi ilaçlarını kendilerinin ayarlamasının (doktorunun önerileri doğrultusunda) oldukça güvenilir olduğu ispat edildi.
İNR ve protrombin zamanı ölçüm cihazları, şeker ölçüm cihazlarına benziyor. Parmak ucundan alınan kanı cihazın saniyeler içinde okumasıyla sonuç elde ediliyor. Bu cihazlar ülkemizde de bulunuyor.
*Son yıllarda coumadinin yerine kullanılan, kan testi ile dozunun ayarlanmasına gerek bulunmayan yeni kan sulandırıcı ilaçlar da çıktı. Bunların, sık sık kan bakmaya gerek olmadığından hasta açışından kullanımları daha rahat. Fakat yine de, yeni ilaçların coumadinin yerini tutmadığı durumlar var (metalik kapak protezleri ve mitral darlığına bağlı atrial gibrilasyon gibi).