Etiket arşivi kalp

Koronavirüs hastalığı (COVID-19): hipertansiyon ve kalp hastalarının bilmesi gerekenler

SIK SORULAN SORULAR

COVID-19: hipertansiyon ve kalp hastalarının bilmesi gerekenler

Giriş

Bu bilgilendirme yazısında, insanlığı tehdit eden ve pandemi boyutlarında olan yüzyılın salgınında, özellikle kalp damar hastaları başta olmak üzere herkesi bilgilendirmeyi amaçladım.

Günümüzde bilgiye erişim oldukça kolay hale geldi. Teknoloji bize Dünyanın en uzak noktasındaki haberlerden anında bilgi sahibi olabilme fırsatı veriyor. Fakat bu durum aynı zamanda dezavantajları da beraberinde getiriyor. Özellikle bilgi kirliliğinden ve komplo teorilerinden
COVID-19’da nasibini almış durumda. Böyle olunca haliyle medyayı izleyen insanlarda kafa karışıklığı kaçınılmaz oluyor.
COVID-19 konusunda lütfen yetkili kurumları (Sağlık Bakanlığı, Dünya Sağlık Örgütü, CDC vs) ve bilimselliğinden taviz vermeyen bilim insanlarını dinleyelim.

Ben de bilgilendirme konusunda bu yazıyla, elimden geldiğince üstüme düşeni yapmak istedim. Yazı, ne kadar kısa ve öz olsun diye yazmaya çalışsam da, kaçınılmaz olarak uzun oldu.  Onun için aşağıda konu başlıklarını yazdım. Yazının hepsini okumak istemiyorsanız, ilginizi çeken başlığa tıklayabilirsiniz.

Tarihçe

Koronavirüsler (coronavirus veya CoV), hayvanlarda veya insanlarda hastalığa neden olabilecek büyük bir virüs ailesidir ve basit bir soğuk algınlığından, Orta Doğu Solunum Sendromu Koronavirüsü (Middle East Respiratory Syndrome Coronavirus: MERS-CoV) veya Ağır Akut Solunum Sendromu Koronavirüsü (Severe Acute Respiratory Syndrome, SARS-CoV) gibi daha ciddi hastalıklara da neden olabilir. Bu virüs ailesi zoonotik (hayvanlarda olan) olup hayvanlardan bulaşarak insanlarda hastalık yapabilir.

SARS-CoV, 21. yüzyılın ilk uluslararası sağlık acil durumu olarak 2003 yılında, daha önceden bilinmeyen bir virüs halinde ortaya çıkmış olup yüzlerce insanın hayatını kaybetmesine neden olmuştur. Yaklaşık 10 yıl sonra coronavirus ailesinden, daha önce insan ya da hayvanlarda varlığı gösterilmemiş olan MERS-CoV, Eylül 2012’de ilk defa insanlarda Suudi Arabistan’da tanımlanmış.

SARS-CoV’un misk kedilerinden, MERS-CoV’un ise tek hörgüçlü develerden insanlara bulaştığı ortaya çıkmıştır. Henüz insanlara bulaşmamış olan, ancak hayvanlarda saptanan birçok koronavirüs mevcuttur. Halen dolaşımda olan ve insanlarda çoğunlukla soğuk algınlığına sebep olan koronavirüslerin alt tipleri de vardır.

Konumuz olan “Yeni Koronavirüs”e gelecek olursak; ilk olarak Çin’in Vuhan Eyaleti’nde 2019 Aralık ayının sonlarında solunum yolu belirtileri (ateş, öksürük, nefes darlığı) gelişen bir grup hastada yapılan araştırmalar sonucunda 13 Ocak 2020’de tanımlanan bir virüstür.

Bildiğiniz gibi salgın, başlangıçta bu bölgedeki deniz ürünleri ve hayvan pazarında bulunanlarda tespit edildi. Daha sonra insandan insana bulaşarak, Vuhan başta olmak üzere Hubei eyaletindeki diğer şehirlere ve Çin Halk Cumhuriyeti’nin diğer eyaletlerine ve diğer Dünya ülkelerine yayıldı ve pandemi ilanını Dünya Sağlık Örgütü 12 Mart 2020’de yaptı.

Terminoloji

Virüs ve hastalık adlarında kafa karıştırıcı birden fazla isim var:

Virüsün adı: yeni koronavirüs (novel human coronavirus), resmi adı ise: SARS-CoV-2
Virüsün oluşturduğu hastalığın adı: COVID-19

Virüsün adı: yeni koronavirüs (novel human coronavirus) (yeni tanındığı için), resmi adı ise: SARS-CoV-2 “severe acute respiratory syndrome coronavirus 2” (genetik olarak 2003’de salgına neden olan SARS virüsüne benzediği -benziyor ama aynı değil– için).

Koronavirüs kalp hipertansiyon

Şekil 1: Yeni koronavirüsün şematik resmi. Yuvarlak ve etrafını çevreleyen dikensi yapılar var. Bu virüs ailesinin adına, bu dikensi yapılardan dolayı corona deniyor (corona=taç).

Virüsün oluşturduğu hastalığın adı: Önceleri “2019 yeni koronavirüs hastalığı” veya “2019-nCoV” deniyordu (2019 veya 19 = virüsün çıktığı yıl). Ancak Dünya Sağlık Örgütü (WHO) Şubat 19 da hastalığın resmi adını, ingilizcede “koronavirus hastalığı” anlamına gelen “COronaVIrus Disease” cümlesini kısaltarak “COVID-19” olarak koydu.

Koronavirüs kalp hipertansiyon

Şekil 2: Yeni koronavirüsün elektron mikroskop altındaki görüntüsü. Büyüklüğü 80-160 nanometre (nm) arasındadır [1 milimetre (mm)=1000 mikron (µ), 1 mikron=1000 nanometre (nm) (yani 1 mm=1 milyon nm)].

Yani “COVID-19” denince virüsü değil, onun oluşturduğu hastalığı kastediyoruz.

Nasıl yayılır ve bulaşıcılığı

Virüs bilindiği gibi hasta insanlardan diğer insanlara damlacık yoluyla veya onun temas ettiği eşya, yüzey, obje vs ile (fomit) geçer. Oldukça bulaşıcı. Deneysel olarak virüsün cansız yüzeylerde canlı olarak kalma süresi -yerin özelliği ile ilgili olarak- 3 saatten 9 güne kadar değişiyor.

Bir hastalık oluşturucu ajanın, insanlara bulaşma özelliği nicelik olarak R0 (re sıfır) ile ifade edilir. Hala kesin olmamakla birlikte, yeni koronavirüsün R0 değeri 2-3 arası. Yani virüslü bir kişi, kendisindeki virüsü 2 veya 3 kişiye bulaştırıyor demek. Bu değer; polio (çocuk felci), çiçek ve kızamıkçık hastalığında 5-7 arasında, kızamıkta (en fazla bulaşıcılığa sahip hastalık) ise 12-15 arasında.

Hasta olan insanların, çoğunlukla virüsü nereden aldığını (bazıları hasta insanlarla temas olmadan da alıyor) bilmediğini düşünürsek bana kalırsa yeni koronavirüsün R0 değeri 2-3’den çok çok fazla. 2-3 değerinin de sabit değer olmadığını hatırlatmak isterim. Bu rakam, insanların yaşadığı yere, ortama, sosyal mesafe kurallara uyup uymadığı, kişisel önlemleri alıp almadığı vs gibi faktörlere değişecektir.

Salgını kontrol altına almak için R0 değerini 1’in altına indirmek gerekir. Bu da, “hasta insanların” diğer insanlarla temasını keserek olur. “Hasta insanların” kelimelerini özellikle vurguladım. Aslında “hasta insanlar” eksik bir tanımlama: Gerçekte virüsü bulaştıran insanların, hasta olması gerekmiyor; hastalığı hafif geçirebiliyorlar ve hatta farkında bile olmuyorlar. Böyle insanların oranı hakkında bir sayı vermek imkansız. Çünkü bu sayının bilinmesi için bütün herkese test yapılması gerekli, bu da oldukça zor (hatta yapılsa bile çözüm değil, testten sonra virüsü almış olabilir veya almış olduğu halde o sırada henüz pozitif olmayabilir). Ancak hastalık Dünyada ve ülkemizde son derece hızlı yayıldığı için böyle insanların sayısının az olmadığını söylemek mantıklı.

Ülkelere göre sayıların/ölümlerin güncel haline buradan ve buradan ulaşabilirsiniz.

Ülkemizde ise teyit edilmiş hastaların güncel grafiğine buradan ulaşabilirsiniz.

Onun için bütün herkesin, sanki kendi hastaymış gibi etrafına görünmez bir duvar örmesi, diğer insanlarla arasına mesafe koyması, kişisel temizlik önlemleri çok önemli.

Şikayetler

Şikayetler virüse maruz kaldıktan 1-10 gün sonra (kuluçka süresi -inkubasyon periyodu-) çıkıyor.

COVID-19’da görülen şikayetler başlarda ateş, yorgunluk, kuru öksürükken, ilerleyen günlerde nefes darlığı eklenir. Bu şikayetlerin hepsinin olması gerekli değildir. Bazen bunlara ağrı, burun akıntısı, boğaz ağrısı ve ishal de eşlik eder.

Önemli olarak, bazı insanlarda infeksiyon olduğu halde şikayet olmaz ve kendini iyi hisseder. Kabaca 100 hastanın 80’i herhangi bir tedaviye gerek kalmadan problemsiz iyileşiyor. 20’si ise hastaneye yatmak zorunda kalıyor. Hastaneye yatanların da %5’i hastalığı ağır geçiriyor ve yoğun bakımda (bir kısmı cihaza bağlı -solumun tüpü takılı vaziyette= entübe-) izleniyor.

Hastaneye yatmak zorunda kalanların en önemli problemi, akciğerlerinde virüse bağlı gelişen pnömonidir (akciğer iltihabı) (%91). Diğer nedenler %3.4 akut solunum sıkıntısı sendromu (acute respiratory distress syndrome [ARDS]) ve %1.1 olguda şok tablosudur.

Hastalık Seyri

Hastalık herkeste aynı değil. Her yaştan insan yakalanabilir ama çocuklar ve gençlerde seyir daha ılımlı. Özellikle bazı durumda hastalık oldukça ağır geçiyor ve bu nedenle ölüm riski yüksek:

COVID-19’a oldukça duyarlı olan kişiler;

  • 60 (bazı yayınlarda 65) ve üzeri kişiler
  • Ek hastalıkları olanlar: kronik (müzmin) akciğer hastalığı (astım gibi), kalp damar hastalıkları, immün (bağışıklık) sistemi baskılanmış olanlar (uzun süredir steroid alanlar, kanser tedavisi görenler, kemik iliği ve organ transplantasyon hastaları, kontrol altında olmayan AİDS, immün sistemi ilgilendiren hastalığı olanlar
  • Başkalarının yardımıyla yaşayanlar
  • Obezite (BMİ veya VKİ: >40)
  • Şeker hastalığı (diabetes mellitus)
  • Diyaliz tedavisi gören kronik böbrek hastaları
  • Karaciğer hastalığı olanlar

Virüsün gebelerde seyri ve emzirmeyle ilgili durum ile net bir bilgi yok. Bu, ilerde netleşecek sanırım.

COVID-19’da eşlik eden hastalık bulunması

Yukarda bahsettiğim gibi ek hastalık bulunması hastaneye yatışları ve ölüm oranlarını artıran en büyük risklerden biri:

Tablo 1: İtalya'da COVID-19 pozitif olup ölen 481 hastadaki en yaygın eşlik eden hastalıklar:
Hastalık  %
Kalp damar hastalığı 30,1
Atriyal fibrilasyon 22,0
İnme 11,2
Hipertansiyon 73,8
Şeker hastalığı 33,9
Demans (bunama) 11,9
Kronik obstrüktif akciğer hastalığı 13,7
Aktif kanser (son 5 yılda) 19,5
Kronik karaciğer hastalığı 3,7
Kronik böbrek yetersizliği 20,2
Eşlik eden hastalık sayısı
0 1,2
1 23,5
2 26,6
3 ve üzeri 48,6

Tablodan görüldüğü gibi eşlik eden hastalık ne kadar fazla ise ölüm oranı o kadar artıyor.

Eşlik eden hastalık olmayanlarda ölüm oranı çok düşük (%0.9-1.2).

Ölüm oranları

Aslında COVID-19 diğer önceki virüs salgınlarından daha az ölüme yol açıyor: Ölüm oranları, SARS’ta %10, MERS’de %34, ebolada %50 ve mevsimsel gripte %0.1.

Ancak, Mevsimsel grip ile karşılaştırıldığında 60 yaş ve üzerinde COVID-19’daki ölüm oranları gribe göre 9-20 kez daha yüksek.

İleri yaş ve eşlik eden hastalık bulunması ölüm oranını artıran en büyük faktör.

Hastalık yukarıda saydığım hasta grubunda özellikle ölümcül. Ölümler; pnömoni (zatürre veya akciğer iltihabı), mevcut kalp hastalıklarının ağırlaşması veya yeni kalp hastalığı gelişmesi, septik şok, böbrek yetmezliği veya çoklu organ yetmezliğinden dolayı oluyor. Ölümlerin büyük çoğunluğunun nedeni, virüsün akciğer dokusuna hasar verip kanın oksijenlenmesini bozması. Böyle hastalarda çoğunlukla, akciğerlerde kanın oksijenlenmesini artırıcı cihazlar (ventilatör veya daha az oranda ECMO cihazı) devreye giriyor. İşte doktorlar için işin hassas ve sıkıntılı kısmı tam bu noktada başlıyor. Bu cihazlar yoğun bakım şartlarında kullanılması gereken ve ucuz olmayan cihazlar. Ülkelerin yoğun bakım yatakları ve ventilatör sayıları belli sayıda. Salgında birden çok sayıda insan hastalanırsa ve yoğun bakım ve ventilatör ihtiyacı mevcut kapasitenin üstünde olduğu zaman, doktorlar belli sayıdaki ventilatörü hangi hastada kullanalım diye hayati kararlar vermek zorunda kalıyor. Ölümlerin en yüksek olduğu ülkelerden biri olan İtalya’da olanlar tam olarak buydu.

Meslektaşlarımı, günler boyu çok yoğun ve stresli ortamda çalışmaktan dolayı, fiziki yorgunluktan çok daha fazla, bu kararı vermenin vicdani yükünün ağırlığı yormuştur eminim. İşte bu durumu en az düzeye indirmek için ülkeler, “eğriyi düzleştirmek” (flattening the curve) için çabalamaktalar.

Şekil 3: Eğriyi (çan eğrisi) düzleştirmek: Hastalar, kendilerini koruyucu önlemler alarak korursa, insanların aynı anda çok sayıda hasta olmasını önleriz, böylelikle salgının pike ulaşma zamanını hem uzatırız ve hem de pike ulaşma rakamını düşürürüz; yani daha geniş bir zamana yayarız. Bu da bize sağlık hizmetinin herkese yeter bir şekilde verilmesine fırsat yaratır.

Eğriyi düzleştirmek ne demek;

Salgınlarda en büyük problem, insanların hasta olmasından çok, hasta insanlara sağlık hizmetinin verilememesi veya aksamasıdır (yeterli sayıda yatak, doktor, sağlık personeli, tıbbi cihaz gibi).

Salgınlarda hasta olan insan sayısının zamana karşı grafiğini çizersek, çıkan şekli bir çan eğrisine benzetebiliriz (Şekil 3). Her gün hasta olan insan sayısı çok fazla olduğunda (dolayısıyla hastaneye yatacak olan hasta sayısı da fazla olacaktır) eğri çok dik olur ve hasta sayısıyla orantılı olarak yeterli sayıda yoğun bakım/ventilatör/sağlık personeli olmadığından dolayı hastaların büyük bir çoğunluğu kaybedilir (İtalya’da olduğu gibi). Ama insanların hasta olma hızını yavaşlatabilirsek, her gün daha az sayıda insan hasta olur ve yoğun bakım/ventilatör sayısı yeter hale gelebilir. İşte ülkeler; bir taraftan alınan önlemlerle (sosyal mesafeyi koruma, maske, sokağa çıkma yasağı, karantina vs) günlük hasta sayısını azaltmaya çalışırken, bir yandan da yeni ventilatörler imal ederek tıbbi cihaz sayısını artırmaya amaçlıyor.

Tablo 2: Yaşa göre ölüm oranları (Çin verileri)
YAŞ Ölüm Oranı (%)
80+ 14,8
70-79 8,0
60-69 3,6
50-59 1,3
40-49 0,4
30-39 0,2
20-29 0,2
10-19 0,2
0-9 0,0

Görüldüğü gibi 40 yaş altında oranlar çok az. 60 yaş ve üstünde birden artışa geçiyor.

Genel olarak ölüm oranı erkelerde kadınlara göre açık ara fazla (erkek: %2,8, kadın 1.7).

70 yaş üzeri popülasyona en çok sahip olan Avrupa, bu yüzden salgına karşı çok daha hassas. Ölümlerin çok olduğu İtalya, 70 yaş üstü popülasyonun nüfusa göre en fazla olduğu ülke.

ABD’de virüsten her 10 ölümün 8’i, 65 yaş veya üzerinde. Hastaneye yatanların 31-59’u 65 yaş ve üzerinde, ölenlerin %4-11’i 65-84 yaş aralığında, %10-27 ‘si 85 yaş ve üzerinde.

Sağlık çalışanlarında ölüm oranı %3.8.

Türkiye’nin de aralarında bulunduğu bazı ülkelerin güncel ölüm oranlarına buradan ulaşabilirsiniz.

Şimdi bütün bu verilerden anlıyoruz ki, ileri yaş ve “eşlik eden hastalıklar” bulunması bu hastalık için iyi bir şey değil. Peki, özellikte bu grupta bulunuyorsak ne yapacağız?

Bu videoda yeni korovirüsün özellikleri, bulaşma yolları, hastalığın nasıl oluştuğu gayet güzel anlatılmış (türkçe alt yazı da mevcutı).

Ne yapacağız?

Öncelikle korunacağız. Bu hasta olmamamız yönünden ve diğer insanlara bulaştırmamamız açısından önemli. Yukarıda virüsün yayılmasının (bulaşma hızı) oldukça yüksek olduğunu belirtmiştim. Korunmanın birinci şartı izolasyon. Yani diğer insanlardan uzak olma, evde kalma.

İkincisi de özellikle ellerimizi temiz tutma ve ellerimizi yüzünüze sürmeme. Şüpheli yerlere dokunduğunuzda, insanlarla elle temas ettiğimizde mutlaka ve mutlaka elimizi su-sabun varsa onunla, yoksa dezenfektan solüsyon (veya jel) ile ovma. El ve yüzeyleri (kapı kolları, masa, pencere, kapı vs) temizlerken dezenfektan olarak %70 (bundan daha yüksek de olabilir) etil alkol (veya içinde en az %70 etil alkol bulunan kolonya) veya  %0.5 hidrojen peroksit veya %0.1 sodyum hipoklorit (çamaşır suyu) kullanabiliriz.

Hastalıktan korunmanın birinci şartı izolasyon. Yani diğer insanlardan uzak olmalı, evde kalmalı.

Hasta isek (soğuk algınlığı, grip veya COVID-19 vs), hatta kendimizi iyi hissetmiyorsak dahi (ateş, yeni gelişen nefes darlığı, boğaz ağrısı, halsizlik, öksürük; bunlardan herhangi biri olsa bile!) hemen evdeki diğer insanlardan kendimizi soyutlamamız, eşyalarımızı, yatağımızı ayırmamız gerekli. Ev içinde diğer insanlarla konuşurken maske takmamız gerekli.

Zorunlu olarak dışarı çıkıyorsak, alışveriş, doktora gitme vs. muhakkak maske takmalıyız.

Zorunlu olarak çıkılan, dış ortamda herkes maske takmalı.

Her ne kadar hasta olmayan insanların dış ortamda maske takması konusunda farklı görüşler varsa da (Bu yazıyı yazdığım zamanda -6 Nisan 20- Dünya Sağlık Örgütü maskeyi hala hasta olmayanlara değil, hasta insanlara takılmasını öneriyordu), ben; etrafınızdaki normal görünüşlü insanların aslında hasta olup olmadığını bilemediğimizden (yukarıda açıkladım) ve her ne kadar virüs hava ile bulaşmaz deniyorsa da virüs hakkından her şeyi bilemediğimizden -her geçen gün virüs hakkından yeni bir şey öğreniyoruz- zorunlu olarak dış ortama çıktıysak, herkesin maske takmasını öneriyorum. Son zamanda yayımlanan (3 Nisan 20) bir çalışma ile cerrahi maskenin koronavirüsde işe yaradığı ortaya çıktı.

Maske takma yukarıda saydığım risk gruplarında özellikle geçerli. Tekrar söylemek istiyorum: en iyisi evde kalmak.

Maske nasıl kullanılır:

Önerilen maskeler, cerrahi maske de denilen cerrahların ameliyatlarda kullandıkları maskeler. Bu maskeler dokusuz kumaş (nonwoven fabric)‘tan yapılıyor ve 3 katmanlı (şekil 4). Dış ve iç tabaka incedir ve geçirgenliği fazladır. Virüslerden bizi koruyacak olan orta tabakadır. Orta tabaka meltblown adı verilen, aynı malzemeden yapılmış olmakla birlikte, daha kalın ve havayı daha az geçiren tabakadır.

Piyasada çok çeşitli markalar altında, hepsi de “3 tabakalı” diye satılan cerrahi maskeler var. Ama ne yazık ki çok az bir kısmı işe yarıyor. Büyük bir çoğunluğunda ortadaki tabaka, iç ve dış tabakanın aynısı, dolayısıyla da koruyuculuğu oldukça az. Maske alırken lütfen eczane veya sağlık görevlilerinin tavsiye ettiği maskeleri alalım.

İki kısa kenarında, ya kulağa takmak için lastikleri (günümüzde en yaygın olanı bu) ya da başın arkasına bağlamak için bir çift bağı (şekil 5B) vardır. Maskeler hakkında daha ayrıntılı bilgiye buradan ulaşabilirsiniz.

 

Koronavirüs kalp hipertansiyon

Şekil 4: Cerrahi maskenin yapısı.

Maske, ancak usulüne uygun kullanılırsa ise yarar. Aksi takdirde korumadığı gibi, hasta olmanıza da yol açabilir.

Takılması: Takmadan önce elimizi sabunla usulüne uygun sabunla veya dezenfektanla yıkamamız gerekir. Uzun kenarlardan birinin ortasında eğilebilir metal tel (şekil 4) vardır. Burası burnumuza gelecek (yani tel üstte olacak). Lastikleri her iki kulağa geçirdikten sonra burnu ve ağzı tamamen kapatacak -yanlardan mümkün olduğunda boşluk kalmayacak- (şekil 5A) şekilde örtmemiz gerekli (akordiyon yapısı sayesinde oldukça kolay olur).

Maskenin burnumuzun üzerinde bulunan teline, eğerek burnumuzun şeklini vermeliyiz ki kolayca burnumuzdan kayarak düşmesin (şekil 5C ve D).

Kullanırken maskeye asla dokunmamamız gerekli (dokunursak hemen elimizi yıkamamız gerekli).

Tek kullanımlık, nemlenirse yenisini takıyoruz.

Koronavirüs kalp hipertansiyon

Şekil 5: Cerrahi maskenin takılması

Çıkarma: iki elimizle her 2 lastiği kulaklardan çıkarıp, dış tarafına hiç temas etmeden, doğrudan çöpe (başka bir yere koymadan) atıyoruz. Ardından elimizi yıkıyoruz.

Tedavi

COVID-19’un şu anda ne yazık ki koruyucu bir aşısı veya hasta olduktan sonra virüsü etkisizleştiren spesifik bir ilacı halen yok. Koruyucu aşı geliştirmenin zaman aldığı düşünülürse yakın bir gelecekte mümkün görünmüyor. Çalışmaları halen devam eden ilaç veya aşılar var. Onlar çıkana kadar hastaneye yatan hastalarda organ problemlerine yönelik destekleyici tedavi (gerekirse ventilatör, diyaliz, oksijen vs) yapılıyor. İyileşmeye yardımcı olan (immün sistemi ayarlayan ilaçlar, klorokin, azitromisin vs) bir takım ilaçlar da kullanılıyor.

COVID-19 ile kalp damar hastalıkları arasında ilişki var mı?

Kalp damar hastalığına sahip olan insanlarda COVID-19’un daha ağır seyrettiğini ve ölüm oranlarının bu grupta daha yüksek olduğunu biliyoruz. Yapılan çalışmalarda, aynı zamanda
COVID-19’un kendisinin de miyokardit (kalp kası iltihabı), miyokart (kalp kası) hasarı, aritmi,  venöz tromboemboli ve kalp damar hastalıklarına yol açabileceği ile ilgili bulgular elde edilmiştir.

Aynı zamanda COVID-19 tedavisinde kullanılan ve araştırma/ geliştirme aşamasında olan ilaçların bir kısmı da çeşitli kalp damar sistemi yan etkilerine sahiptir.

COVID-19 ve hipertansiyon arasında ilişki var mı?

COVID-19’a yakalanıp ölen hastalarda eşlik eden hastalıklar arasında hipertansiyon (tablo 1) öne çıkmaktadır. Bu durum hipertansiyonun
COVID-19’da ölümü kolaylaştırıcı bir faktör olup olmadığı sorusunu akla getirmiştir. Ancak şu ana kadar; hipertansiyonun
COVID-19’dan ölüm için ek bir risk faktörü olduğuna dair veriler tatmin edici değildir. Özel olarak bu ilişkiyi ortaya koyma amacıyla tasarlanmış çalışmalara gereksinim vardır. Bana kalırsa, ölen insanlarda hipertansiyonun sıklıkla bulunması; 1. hipertansiyonun toplumda sık olması, 2. ölen insanların genelde ileri yaşta olması ve yaşla hipertansiyon sıklığının artmasıyla ilgilidir.

COVID-19 ve hastaların sürekli kullandıkları ilaçlar

Hipertansiyon ilaçları

Çok çeşitli tansiyon ilaçlarından bir grubu da, anjiyotensin dönüştürücü enzim (ACE) inhibitörleri ve Anjiyotensin 2 reseptör blokerleri (ARB)‘dir. Koronavirüsün, hücre zarındaki anjiyotensin dönüştürücü enzim-2 (ACE2) reseptörüne tutunarak hücre içine girdiği bilgisi, bu grup ilaçların kullanımıyla ilgili soru işaretleri doğmasına yol açtı. Bazı bilim insanları bu grup ilaçların virüsün hücre içine girmesini kolaylaştırabileceğini iddia ederken, bazıları da bunun aksine zorlaştırabileceği varsayımında bulundu. Güncel literatürde, ACE inhibitörü/ARB kullanımının
COVID-19 kliniğini kötüleştireceğine veya kötü gidişi düzeltebileceğine dair kanıta dayalı veya mekanistik/kuramsal veri yoktur veya kanıt düzeyleri düşüktür.

Ayın zamanda bu grup ilaçlar hipertansiyon dışında kalp yetmezliğinde de kullanılan, faydası kanıtlanmış ilaçlardır. Özellikle hipertansiyon ve kalp yetmezliğinin beraber olduğu hastalarda bu ilaçların kesilmesi veya değiştirilmesi hastaları olumsuz duruma sokabilir.

Sonuç olarak; şu ana kadar eldeki veriler bu grup ilaçların kesilmesini veya değiştirilmesini gerektirmiyor.

Kalp damar hastalıklarında kullanılan ilaçlar

Kalp damar hastalıklarında kullanılan ilaçlar (aspirin, kan sulandırıcı ilaçlar, coumadin, beta bloker, digoksin, statinler (kolesterol ilaçları), vs) aynen devam edilmelidir (hipertansiyon dışında, kalp yetmezliğinde de kullanılan anjiyotensin dönüştürücü enzim (ACE) inhibitörleri ve Anjiyotensin 2 reseptör blokerleri (ARB)’den yukarıda söz ettim.

Ani kalp kası (miyokart) hasarı ve koroner olaylardaki (damar tıkanması gibi) olumlu etkisi bilinen statinlerin,
COVID-19 seyrinde olabilen kalp ve damarla ilgili komplikasyonlar üzerinde de olumlu etkisi olması beklenebilir. Pnömonide statin tedavisi alanların tedaviye daha iyi yanıt verdiğini destekleyen araştırmalar mevcuttur.


ÖZET

  • Virüs, hasta insanlardan diğer insanlara damlacık yoluyla veya onun temas ettiği eşya, yüzey, obje vs ile geçiyor,
  • Oldukça bulaşıcı,
  • En büyük problem akciğer komplikasyonları, ölümlerin çoğunluğu bu nedenle oluyor,
  • İleri yaş ve eşlik eden hastalık varlığında hastalık ağır seyrediyor ve ölüm oranı yüksek,
  • Virüse yönelik ve aşı yada spesifik ilaç henüz yok,
  • Toplumda kısa bir zamanda çok sayıda insanın hasta olmaması hayati derecede önemli,
  • Bunun içinde en önemli şey virüsten korunmak,
  • Dış ortamda herkes maske takmalı,
  • Virüsten korunmanın birinci şartı izolasyon,
  • Yani diğer insanlardan uzak olmak, evde kalmak.

Yazının başına git


Konuyla ilgili:

İlaç Kullanım İlkeleri

Kalp ilaçları: genel bilgiler

  • Kalp hastalıklarının tedavisinde kullanılan bir çok ilaç, çoğunlukla uzun süreli kullanılmaktadır. Oldukça önemli etkileri olan bu ilaçlar uygun olmayan durumlarda kullanıldığında yan etki sıklığı artmaktadır. (ritim bozukluğu, kolesterol düşürücü ilaçlar, kalp yetmezliği ve hipertansiyon ilaçları vb.). Bu ilaçlar bundan dolayı konunun uzmanı hekimler tarafından reçete edilmelidir. “Başkasına şu ilaç iyi gelmiş, bana da iyi gelir” düşüncesi çok yanlıştır.
  • Uzun bir tatil veya hafta sonu öncesinde, yanınızda yeterince ilaç olduğuna emin olunuz.
  • Evinizden uzak olduğunuz dönem içerisinde, acil durumlara karşı biten ilaçları tekrar tedarik edebilmek için yanınızda reçetenizi (veya ilaç karnenizi) taşımalısınız.
  • Yurt dışına çıkıyorken, doktorunuz tarafından yazılmış ve imzalanmış, hangi ilacın hangi durum için reçetelendiğini belirten bir notu yanınızda götürmeniz yararlı olabilir.
  • Her zaman yanınızda yedek ilaç bulunsun. Son kutuya başladığınızda yedek olarak bir kutu ilaç daha alınız. Birkaç gün almasam bir şey olmaz diye düşünmeyiniz. Unutmayınız ki ilacı almadığınız günler, ilacın verilme nedeni olan olaylar size zarar verecektir.

https://ahmetalpman.com/ilaclar/

İlacın muhafaza edilmesi

  • İlaçlar, çocuklara karşı korunmuş kutularda ve çocukların uzanamayacağı yerlerde muhafaza edilmelidir. İlaçların ambalajından çıkarılıp, değişik sayıda bölmesi olan ilaç kutularında saklanması, alma kolaylığı da sağladığından yararlı olabilir.
  • İlaçlar ısı, direk güneş ışığı, nemli yerlerden (örn: lavabo yakınında) uzak tutulmalıdır.
  • Tarihi geçmiş ilaçlar uygun bir şekilde imha edilmelidir. Eğer rasgele atılırsa çocuklar, evcil hayvanlar ve diğerlerinin bu ilaçlardan zarar görme riski doğabilir.

Jenerik ilaçlar

İlaçları; markalı (brand name) ve Jenerik (generic) diye ayırabiliriz. Markalı ilaçlar, ilacı bulup ortaya çıkaran firma tarafından pazarlanır. Jenerik ilaçlar ise farklı firmalar tarafından aynı aktif maddeyi kullanılarak yapılır ve aynı ölçüde güvenli ve etkin olması gerekir.

Çoğu ilaç, diğer ticari eşdeğerleri ile aynı içeriği taşıyan jenerik eşdeğerlerine sahiptirler, ancak fiyatları birbirinden farklı olabilir. İçindeki kimyasal madde aynı olmasına rağmen fiyatlarının farklı olmasının nedenleri çeşitlidir (ambalaj, ham madde temini, ilacı ilk çıkartan şirketin AR-GE masrafları vb). İlacın fiyatı ile etkisi arasında ilişki yoktur. Bu jenerik ilaçlar için de geçerlidir. Yani pahalı ilaç her zaman en iyisi değildir. İlaç seçiminde doktorun deneyimi önemlidir. Doktor ilaç seçiminde ilacın aktif maddesine ve imalatçısına dikkat eder. Çoğu doktor ilaç fiyatlarını bilmez bile (Ülkemizde 8000’e yakın, farklı isim ve ambalajda ilaç bulunuyor!).

Jenerik ilaçlar aynı aktif içeriği içerirler ve ticari markalı eşdeğerleriyle aynı dozaj ve güce sahip olması gerekir (Bunun böyle olması için insanlar üzerine biyoeşdeğerlilik testlerinin yapılmış olması gerekir). Boyar maddeler, aromalar, bağlayıcılar, dolgular gibi inaktif olan içerikler ve hap boyutları farklı olabilir.

Eğer hasta hali hazırda ticari markalı bir ilacı bir süredir alıyor durumda ise ilacı aniden jenerik bir ilaca değiştirmek her zaman iyi bir fikir değildir. Bu özellikle “dar tedavi aralığı” olan (küçük doz değişiklikleri önemli farklılıklar oluşturan) ilaçlar için önemlidir. Bu durumlarda, jenerik ilaca geçmek, etki azalmasına veya ilacın emilmesindeki küçük değişiklikler olması sonucu hastaya yeterli faydanın sağlanmaması sonucunu doğurabilir. Dar tedavi aralığı olan ilaçlara örnek olarak, hormon yerine koyma (replasman) tedavisi, bazı antikonvülsanlar (epilepsi tedavisi), bazı anti-astmatikler (astım tedavisi) ve bazı anti-rejeksiyon (organ nakillerinde kullanılır) ilaçları gösterilebilir.

Yavaş salınımlı (slow releasing) ilaçlar

Yavaş salınımlı ilaç kullanan hastalar, bunları bütün olarak yutmalıdırlar. Eğer tablet kırılır ya da ezilirse ilacın büyük kısmı bir seferde emilmiş olacak ve ilaç doz aşımı belirtileri ortaya çıkacaktır.

Yavaş salınımlı tabletler ilaç isminden sonra gelen aşağıdaki kısaltmalardan biriyle ifade edilir: süreli salınım [time release (TR)], sürekli salınım [sustained release (SR)], uzamış salınım [extended release (ER)], uzun etkili [long-acting (LA)], kontrollü salınımlı [controlled release (CR)].

Oral solüsyonlar

  • İlaç dozu için ilaç kutusundan çıkan özel damlalık veya ölçek kullanılmalıdır.
  • Solüsyon bir bardak suya, turunçgillerden olmayan meyve suyuna veya sodaya karıştırılmalıdır. Bardak bitirildiğinde az bir miktar sıvı tekrar konulmalı ve çalkalanarak bu da içilmelidir, böylece bardakta ilaç kalmadığından emin olunur.
  • İlaç sıvıya almadan hemen önce eklenmelidir. Karıştırılıp hemen içilmemiş herhangi bir ilaç atılmalıdır.
  • Oral solüsyon elma püresi veya puding içine de konulabilir.

Dozaj, kaçırılmış dozlar ve doz aşımı

İlaçların dozajları, hastanın kilosu veya yaşının yanında, hastalığının ne olduğuna ve hastalığının hangi aşamada olduğuna göre değişir.

Eğer ilacın dozajı veya görünüşü öncekilerden farklı ise yeni ilacı almadan önce hastalar doktorlarına danışmalıdırlar. Bir çok hasta ilaçlarını alıp almadıkları konusunda sorun yaşamaktadır. İlaç koruma kutucukları (haftanın her gününün yazılı olduğu gözler içerir), bu duruma yardımcı olabilir. Bazı kutucuklar, günün farklı saatlerinde alınacak her ilaç için farklı gözler içerir (sabah, öğle, gece ve/veya yatarken).

Çoğu ilaç sadece su ile alınmalıdır. Bazıları süt ile alınmalıdır (veya yemek yedikten sonra suyla). Alınmasında özellik olan ilaçlar doktorunuz tarafından belirtilir. Genel olarak, ilaçlar turunçgillere ait meyve sularıyla alınmamalıdır. (Özellikle greyfurt suyu çoğu ilaçla etkileşime girerek bazı ilaçların vücutta toksik düzeyde birikmesine yol açabilir.)

Eğer ilaçlarınızı nasıl alacağınız konusunda şüphedeyseniz doktorunuza veya eczacınıza danışmalısınız.

Kaçırılmış dozlar

Bir dozun atlanması durumunda, hastalar uzman veya eczacılarına ne yapacakları konusunda durumu danışmalıdırlar.

Eğer bir uzman tarafından böyle yapması söylenmemişse hastalar hiçbir zaman, atladığı günü de içeren iki kat doz ilaç almamalıdırlar.

İlaç doz aşımı

Aşırı doz belirtileri gösteren hastalar derhal acil servisi aramalıdırlar. Hasta veya yakınındakilerin aşağıdaki bilgileri bilmesi önemlidir:

Hastanın yaşı, kilosu, mevcut durumu (bilinci yerinde, bilinçsiz, uykulu, kusuyor vb.), ilacın ismi, alınan ilaç dozu (ör: 50 miligram), orijinal olarak kutuda kaç hap bulunduğu, ilacın yutulduğu zaman, yutulan ilaç miktarı.

Giderken hastanın şikayet ve belirtileri kötüleşebileceğinden hastanın kendisi acile araç kullanarak gelmemeli, başkasından götürmesini istemelidir.

Hastalar bir zehir merkezince ya da doktorları tarafından istenmemişse kusturulmamalıdır.

Çoğu aşırı doz hastası hastaneye yatırılmayı gerektirir.

Unutmayın; Aşırı doz veya zehirlenmeden şüphelenilmesi durumunda ilk yapılacak şey acil servisi veya zehir kontrol merkezini aramaktır.

Zehir Kontrol Merkezleri:

Ulusal Zehir Danışma Merkezi (UZEM) (Merkez 24 saat hizmet veriyor)
Telefon: 114 (Türkiyenin her yerinden)
Hacettepe Üniversitesi Eczacılık Fakültesi İlaç ve Zehir Bilgi Birimi (HİZBİB)
Sıhhiye/Ankara
Telefonlar:
+90 312 311 89 40
+90 312 305 21 33
+90 312 305 21 34
http://www.hizbib.hacettepe.edu.tr/tr/menu/hizbib_hakkinda-1

İlaç yan etkileri

Olabilecek bir yan etkinin ciddiyeti hastadan hastaya değişmektedir. Bu yüzden yan etkinin meydana gelmesi mutlaka ilacın kesilmesiyle sonlanmayabilir. Yan etkiler her sistemde olabilir (sinir, cilt, solunum, kalp, kan vs.). Yan etkiye maruz kalan hasta hemen doktoruyla temasa geçmeli, ancak ilacını aniden kesmemelidir.

İlaçların izlenmesi

Rutin uzman doktor ziyaretleri, ilaç kullanımını gerektiren kalple ilişkili durumların tedavisinin olağan bir parçasıdır. Bu ziyaretler, genellikle fizik muayene, kan basıncı kontrolü, kan tahlilleri ve kalbin elektriksel aktivitesini veya atım hızını tespit etmeye yönelik elektrokardiyogramları içerir.

Hastalar programlanmış tüm randevularına ve şikayetleri geçmiş dahi olsa ilaçları almaya devam etmelidirler.

Hastalar, almakta olduğu ilaçlar konusunda kendine sağlık hizmeti veren bütün herkesi (diş doktorları dahil) bilgilendirmelidir. Bazı ilaçlar bazı tanısal amaçlı testlerin sonuçlarını, bazı işlem veya cerrahi müdahalelerin seyrini etkileyebilir. Bazı ilaçlar başka ilaçlarla etkileşebilir, her birinin veya her ikisinin etkinliğini azaltabilir veya potansiyel olarak ciddi yan etkilere yol açacak şekilde reaksiyona girebilir.

Hastalar, bazı özel durumlarda (Örn: kan sulandırıcı bir ilaç olan coumadin, şeker hastalığında kullanılan insülin gibi) hangi ilacı ne dozda aldıklarını belirten notları yanlarında (cüzdanları, kolye, bilezik, künye vs.) taşımalıdır.

Bir uzmanın yönlendirmesi olmadan hastalar ilaçlarını ani olarak kesmemelidirler. Bazı ilaçlar ani kesildiklerinde nöbet gibi ciddi reaksiyonlara yol açabilirler ve düzenli olarak azaltılmalıdırlar.


Konu ile ilgili:

Kardiyolojide İlaçlar

Beta Blokerler

Beta blokerler

İlk defa 1960 yılında kullanılan beta blokerler, hızlı kalp atışına yol açabilen sempatik sinir sisteminin (stres sırasında vücudumuzdaki olaylardan sorumlu sistem!) belli etkilerini bloke ederek kalbin iş yükünü azaltan ilaçlardır. Kalpteki “beta reseptörler” adı verilen bölgeleri bloke ettikleri için “beta-blokerler” olarak adlandırılırlar.

Bu beta reseptörler, normal olarak, stres sırasında salınan belli hormonlarca (adrenalin gibi) aktive edilirler. Stres hormonlarınca aktive edildiklerinde, beta reseptörler kalp hızını ve kalp atım gücünü artıran bir reaksiyonu tetikler.

Beta blokerler ise beta reseptörlere bağlanarak, stres hormonlarının bu reaksiyonu tetiklemesini önlerler. Böylece, beta blokerler kalp hızını yavaşlatarak ve kalp kaslarının kasılma gücünü (pompa işlevi) azaltarak kardiyak stresi azaltır. Ayrıca, kalp, beyin ve vücuttaki kan damarlarının spazmını (daralma) da azaltır.

Beta blokerler çok sayıda bireyi bulunan geniş bir ailedir:

(parantez içindekiler ülkemizdeki mevcut ticari adları)

  • Asebutalol (Prent)
  • Atenolol (Tensinor, Nortan, Tenoretic)
  • Betaksolol (Betoptic göz damlası, Eifel göz damlası)
  • Bisoprolol (Concor, Kardoritm, Rizoprol)
  • Karteolol (Carteol göz damlası)
  • Karvedilol (Dilatrend, Coronis, Calbicor, Kinetra, Arlec, Carvexal, Delotran)
  • Labetalol
  • Metoprolol (Beloc, Lopresor, Problok, Saneloc, Betablok, Cardovol)
  • Nadolol
  • Nebivolol (Nexivol, Vasoxen, Bloxer, Nebiworld)
  • Oksprenolol
  • Penbutolol
  • Pindolol (Visken)
  • Propranolol (Dideral)
  • Sotalol (Darob)
  • Timolol (Cosopt, Cusimolol, Timolol-Pos, Timabak, Timo-Comod, Timoptic-Xe, Timosol damla)

Beta blokerlerin standart beta bloker dozlarına ilave olarak birçok kombinasyon formu da bulunmaktadır. Örneğin bir beta bloker, bir diüretik ile kombine edebilir (Tenoretic tablet gibi). Bazı ilaçlar da, beta blokerlere ilave olarak çeşitli antihipertansif ilaçların düşük dozlarını içerebilir. (örn. beta bloker+ACE inhibitörleri, beta bloker+A-II blokeri, beta bloker+kalsiyum kanal blokeri gibi).

Beta blokerler ile tedavi edilen durumlar

Yüksek kan basıncı (Hipertansiyon)

Beta blokerler hipertansiyon tedavisinde tek başına kullanılabilirse de çoğunlukla başka bir ilaçla kombine olarak kullanılır.

Angina (kalbe bağlı göğüs ağrısı)

Angina, kalbe oksijen teminindeki yetersizlik nedeniyle oluşan baskı, rahatsızlık hissidir. Beta blokerler, özellikle kronik stabil angina tedavisinde birinci basamak tedavide düşünülür. Kalp kasılma gücünü azaltarak ve kalp atım sayısını yavaşlatarak kalbin oksijene olan ihtiyacını azaltırlar. Bu hastalarda yapılan araştırmalar göstermiştir ki, beta blokerler, egzersiz kapasitesinin düzelmesi, angina ataklarının sıklığının azalmasına ek olarak kalp krizi tekrarı ve ölüm riskini azaltabilirler.

Kalp krizi

Beta blokerler, akut kalp krizlerinin tedavisinde ve tekrarlayan kalp krizlerinin önlenmesinde önemli ilaçlardır. Kalp krizi hastalarında beta blokerlerin kalp kasının oksijen ihtiyacını azalttığı, tehlikeli kalp ritimlerinin riskini azalttığı ve kalp fonksiyonlarını düzelttiği gösterilmiştir. Ancak, beta blokerler, astımı, ciddi bradikardisi (anormal yavaş kalp ritmi) ve akciğerlerinde sıvı birikmesi olan kalp krizi hastalarında kullanılmamalıdır.

Kalp yetmezliği

Kalp yetmezliği, vücudun ihtiyaçlarını yeterince karşılayacak düzeyde, kalbin kan pompalayamadığı durumdur. Önceleri, sol ventrikülü yeterli çalışmayan hastalarda beta blokerlerden sakınılmıştır. Ancak, daha sonra birçok çalışma, beta blokerlerin kalp yetmezliği tedavisinde etkili bir tedavi olduğunu ve kalp yetmezliği hastalarında sağ kalım sürelerini önemli düzeyde düzelttiğini göstermiştir.

Ayrıca beta bloker ve statin kombinasyon tedavisi, bir kalp krizini takiben kalp yetmezliği geliştiren hastalarda ikinci kalp krizini önlemede etkili olmuştur.

Anormal kalp ritimleri (aritmiler) veya ekstra atımlar (çarpıntılar)

Beta blokerler, kalpten kaynaklanan birçok aritmi tedavisinde yaygın olarak kullanılmaktadır. Araştırmalar ayrıca ameliyat sonrası atriyal fibrilasyonun önlenmesinde beta blokerlerin yararını göstermiştir.

Koroner arter bypass cerrahisi (KABG) öncesi

Bypass cerrahisi öncesi beta bloker kullanımının yüksek riskli hastalarda komplikasyon riskinin azaltılması (örn. kalp krizi, inme, böbrek yetmezliği, mekanik ventilasyon ve takipte tekrar cerrahi girişim ihtiyacı) yanında sağ kalım oranlarını artırdığı gösterilmiştir.

Özellikle vasküler (damar) girişimleri içeren, kalple ilgili olmayan cerrahiler öncesi ve sonrasında

Beta blokerler cerrahi öncesinde başlanıp en azından 1 ay sonrasına kadar devam edildiğinde operasyon sonrası ortaya çıkabilecek olan kalp krizi önlenmesine yardımcı olur.

Hipertrofik kardiyomiyopati

Bu hastalıkta kalpteki bazı bölümler anormal olarak kalınlaşıp kasılma bozuklukları oluştururlar.

Hipertiroidizm (aşırı aktif tiroid bezi, zehirli guatr)

Tiroid bezinin fazla salgılanması durumlarında artmış olan stres hormonlarını baskılarlar.

Migren baş ağrıları

Beta blokerler migreni bazı hastalarda önleyebilir.

Anksiyete (sıkıntı) veya tremor (titreme -özellikle ellerde-)

Panik atak

Panik atak tedavisince bazen yararlıdırlar.

Glokom

Direkt göz bölgesinde kullanılan beta blokerlere (örn. levobunolol, metipranolol) ilave olarak, ayrıca sistemik olarak kullanılan etkili beta blokerler de (örn. timolol) vardır.

Beta blokerlerle ilgili dikkat edilmesi gereken hususlar

Aşağıdaki durumların herhangi birinin varlığı teşhis edilmişse, hastalar beta bloker kullanımının yarar ve zararlarını doktorlarıyla tekrar değerlendirmelidir:

  • Bradikardi (anormal yavaş kalp hızı): Beta blokerler hastalarda, kalp yetmezliği, angina ve bilinç kaybı riskini artıracak şekilde kalp hızını tehlikeli düzeylere düşürebilirler. Ancak kalp hızı yavaşlaması aynı zamanda bu ilaçlarda beklenen bir etki de olduğundan doktora sorulmadan ilaç doz değişikliği yapılmamalıdır.
  • Kalp bloku (kalp boşlukları arasındaki elektriki iletişimin kısmen veya tamamen kaybı)
  • Kronik obstrüktif akciğer hastalığı (KOAH): Astım ve amfizem gibi hastalıklar bu gruptadır. Beta blokerler bu hastalıkları alevlendirebilir. KOAH hastalarında beta blokerlerden kaçınılır. Hafif-orta dereceli hastalığı olanlarda, başka bir ilaçla kombine bir şekilde düşük dozlarda kullanılmalıdırlar.
  • Periferik vasküler hastalık (bacak atardamar hastalıkları): Vasküler hastalığı olan hastalarda beta blokerler, bacak damarlarındaki darlıkları daha da artırarak bacaklarda soğukluk, yürümekle ağrı, hatta ileri durumlarda gangreni de içeren durumlara neden olabilir.
  • Böbrek ve karaciğer hastalıkları: Bu hastalıklar, beta blokerlerin vücuttan daha yavaş atılımına neden olabilir ve hastayı aşırı doz ve yan etki riskine maruz bırakabilir.
  • Diyabet: Beta blokerler hipoglisemi (düşük kan düzeyi) belirtilerini maskeleyebilir, insülin ile hipoglisemi oluşursa, bu durumdan vücudun toparlanmasını geciktirebilir, bozabilir.
  • İnsülin direnci ve metabolik sendrom: Kalp krizi için bilinen iki risk faktörü. Beta blokerler kan şekeri (glukoz) düzeylerini artırabilir.

İlave olarak beta blokerler aşağıdaki rahatsızlıklarda kötüleşmeye yol açabilir

  • Raynaud Sendromu: El ve ayaklarda küçük atardamarların geçici olarak büzüşmesiyle ortaya çıkan ağrılı bir durumdur.
  • Psöriazis: Kırmızı lekeler üzerinde beyaz pullanmalarla karakterize kronik bir cilt rahatsızlığıdır.
  • Klinik depresyon veya bu rahatsızlık hikayesi.
  • Miyasteniya gravis: İstemli kasların ilerleyici zayıflığı.

Beta blokerlerin potansiyel yan etkileri

Beta blokerin türüne göre hastalar bir veya daha fazla yan etkiye maruz kalabilirler, bunlar:

  • Alllerjik reaksiyon (hapşırma, nezle, kaşıntı veya deri döküntüleri)
  • Bradikardi (yavaş kalp hızı)
  • Kalp yetmezliğinin kötüleşmesi
  • Uyuklama, güçsüzlük, yorgunluk
  • Soğuk el ve ayaklar veya genel olarak soğuğa hassasiyet (el ve ayaklarda damar hastalığı olmaksızın)
  • Baş dönmesi, göz kararması, özellikle yatar konumdan ayağa kalkma doğrulma sonrası
  • Baş ağrısı veya kulak çınlaması (tinnitus)
  • Nefes darlığı (dispne) veya hırıltılı soluma
  • Bayılma (senkop)
  • Hareketli rüyalar, kabuslar görme, depresyon, hafıza kaybı ve nadir olarak halüsinasyonlar
  • Kolesterol düzeylerinde artış
  • Artmış insülin direnci (karvedilol hariç)
  • Erektil disfonksiyon (impotans)
  • Hem erkekte hem de kadında azalmış seksüel istek
  • Karın krampları veya nadir olarak ishal (diyare), kabızlık, ve/veya bulantı.

Beta blokerlerin yan etkisine maruz kalan hastalar hemen doktorlarıyla temas kurmalı, ancak hemen ilacı bırakmamalıdır.

Ani olarak ilacın bırakılması, koroner arter hastalarında, kalp krizi ve anginalara yol açabilir. Tiroid bezi fazla çalışanlarda (hipertirodizm) beta blokerlerin çok hızlı kesilmesi belirtilerin kötüleşmesine neden olur. Bu yüzden beta bloker alan tüm hastalar ilaçlarında herhangi bir değişiklik yapmadan önce doktorlarına danışmalıdır.

Beta blokerler ile ilaç veya diğer etkileşimler

Antiaritmikler veya antihipertansifler (kalp ritmini düzenleyen veya kan basıncını düşüren ilaçlar): Kalsiyum kanal blokerleri veya ACE inhibitörleri gibi. Birlikte bu ilaçlar kan basıncını tehlikeli düzeylere düşürebilir. Ancak, bu ilaçların düşük dozları diğer tedavilere cevap vermeyen hastalarda beta blokerlerle birlikte verilebilir.

Alimünyum içeren antasitler: Bunlar beta blokerlerin emilimini ve dolayısıyla etkinliklerini düşürebilirler. Bu ilaçları kullanmadan önce hastalar doktorlarına danışmalıdırlar.

Alkol: Beta blokerlerin emilimini ve dolayısıyla etkinliğini azaltabilir. Beta bloker tedavisine devam ediyorken hastalar ne kadar alkol alınmasının güvenli olduğunu doktorlarına danışmalıdırlar.

Kafein: Beta blokerlerin etkilerini azaltabilirler. Beta bloker tedavisine devam ediyorken hastalar ne kadar kafein alınmasının güvenli olduğunu doktorlarına danışmalıdırlar.

İnsülin ve diğer antidiyabetik ilaçlar: Diyabetik hastalarda beta bloker kullanımı, şeker metabolizmasına olan etkilerinden dolayı antidiyabetik ilaçların dozlarını ayarlama ihtiyacı doğurabilir.

Monoamin oksidaz inhibitorleri (MAOI): MAOI, psikiyatride depresyon tedavisinde kullanılan bir ilaç grubudur. MAOI alındıktan sonraki iki hafta içinde beta bloker kullanımı kan basıncının ciddi olarak yükselmesiyle sonuçlanabilir (hipertansiyon). Hastalar beta bloker tedavisinin başlanmasından önce hala almakta oldukları ilaçlar konusunda doktorlarını bilgilendirmelidirler.

Alerji iğneleri ve deri testleri: Beta blokerlerle kombinasyon, ciddi alerjik reaksiyonlar yapabilir.

Nonsteroidal antiinflamatuar ilaçlar (NSAI): Romatizmal hastalıkların tedavisinde kullanılan bu ilaçlar (örn. aspirin ve ibuprofen) beta blokerlerin etkinliğini azaltabilirler.

Bronkodilatörler: Astım, bronşit, amfizem veya diğer akciğer hastalıklarını tedavi etmeye yönelik ilaçlar.

Beta bloker aşırı dozuna ait belirtiler

Aşırı doz belirtileri ilacın yan etkilerine benzeyebilir ancak genellikle daha ciddidir. Şu belirtilerden herhangi birisini gösteren hastalar hemen doktorlarıyla temasa geçmelidirler:

  • Ciddi kan basıncı düşüklüğü (hipotansiyon)
  • Ciddi düşük kalp hızı (bradikardi)
  • Artmış kalp hızı (takikardi)
  • Düzensiz veya tekleme şeklinde kalp atımları (çarpıntılar)
  • Ciddi baş dönmesi ve bayılma (senkop)
  • El tırnaklarında veya avuç içlerinde morarma
  • Ellerde ayaklarda kasılmalar veya nöbetler
  • Şişlik (ödem)
  • Güçsüzlük, uyku hali veya yorgunluk
  • Sersemlik veya sinirlilik
  • Aşırı terleme
  • Bulanık veya çift görme
  • Kalp yetmezliği
  • Hava yollarındaki spazma bağlı olarak nefes darlığı (hayati tehlike oluşturacak şekilde akciğerlerde hava yollarının kasların spastik kasılması)

Gebelikte beta bloker kullanımı

Gebelik boyunca beta bloker kullanımı, yeni doğanda düşük kan şekerine, solunum problemlerine, yavaş bir kalp hızına ve düşük kan basıncına yol açabilir. Ancak, eğer annenin durumu gebelik süresince beta bloker kullanımını gerektiriyorsa doktorun rehberliğinde kullanılabilirler. Hastalar herhangi bir ilaç başlanmadan önce gebe oldukları veya gebe kalmaya çalıştıkları konusunda doktorlarını bilgilendirmelidirler.

Süt emzirenlerde beta bloker kullanımı

Bazı beta blokerler süt salınımını azaltabilirken, bazıları ise süt ile anneden bebeğe geçer. Bu durum anne sütüyle beslenen bebekte kalp hızında yavaşlamaya, kan basıncında düşmeye, solunum zorluğuna yol açabilir. Dolayısıyla eğer beta blokerler kullanılıyorsa alternatif bir beslenme metodu tavsiye edilebilir.

Çocuklarda beta bloker kullanımı

Çocuklardaki beta bloker kullanımının, yan etkiler açısından erişkinlerden farklı bir riske yol açtığı konusunda bir kanıt yoktur. Diğer taraftan çocuklarda beta bloker kullanımının güvenirliliği bilimsel olarak tam ortaya konmamıştır.

Yaşlılarda beta bloker kullanımı

Beta blokerler yaşlılarda da sıklıkla kullanılır. Genel olarak, yaşlı hastaların daha düşük dozlara ihtiyaçları vardır. Yaşlı erişkinler, baş dönmesi gibi bazı yan etkilere daha sık ve daha ağır olarak maruz kalırlar. İlave olarak, beta blokerler yaşlı hastaların soğuğa tahammül etme yeteneklerini azaltırlar.

Tereyağı geri mi geldi? Katı (doymuş) yağlar ile ilgili son gelişmeler?

SIK SORULAN SORULAR

Kalp hastalıkları yönünden diyetin önemi tartışılmaz. Ancak kalp yönünden nelerin sağlıklı, nelerin sağlıksız olduğu, bu arada tereyağı ile ilgili yıllardır bilinen bazı değişmez sanılan bilgilerin doğruluğu sorgulanmaya başladı.

Şimdi bakalım bu konu ile ilgili gelişmeler neler:
(Temel alınan kaynak: New Scientist)

Dünya sağlık örgütü (WHO) ne göre kalp damar hastalıkları, yılda 17 milyon insanın ölümüne neden olan (bütün ölümlerin üçte biri) dünyanın 1 numaralı ölüm nedeni. 2030  Yılında bu sayının 23 milyon olacağı düşünülüyor. İnsan sağlığını böylesine etkileyen bir hastalığın önlenmesi ile ilgili de çok uzun süredir araştırma yapılıyor. Alınan gıdalar da  bunlardan biri.

Kaç kaloriye ihtiyacımız var?

Bir erişkin günde ortalama 2300 kaloriye ihtiyaç duyar. Kabul edilen görüş, bu kalorinin %30’unun yağlar ile alınmasıdır. Alınan yağın da en fazla %10’u doymuş (satüre) yağlardan oluşmalıdır. Doymuş yağlar çoğunlukla katı halde bulunur. Hayvansal ürünlerde (et, süt ürünleri vs) bulunan doymuş yağların kalp damar hastalıklarının nedenlerinden biri olduğu fikri 1970’lerden beri kalp koruyucu diyetlerin baş söylemi idi. Bu yağlar yerine, doymamış yağlardan zengin gıdalar (bitkisel yağlar, balık, kuruyemiş vs) öneriliyordu. Bütün bu öneriler “lipid hipotezi” olarak bilinen bir çalışma sonucu ortaya çıktı.

Artık bir kibrit kutusu! büyüklüğünden daha fazla yiyebilir miyiz?

Lipid hipotezi nedir?

Bu çalışmanın izleri 1940’lara kadar uzanıyor. Bu yıllarda başta ABD olmak üzere gelişmiş ülkelerde orta yaşlarda kalp hastalığından ölümler oldukça yüksekti ve bu durum yaşlanmaya bağlanıyordu. Ancak Minnesota Üniversitesinden bir bilim adamı olan Ancel Keys bunun altında başka nedenler aramaya başladı. Araştırmalarında akdeniz  ülkelerinde ve Japonya’da katı yağ tüketiminin ve kalp damar hastalıklarının oranının düşük olduğunu gördü ve aradaki ilişkiyi araştırmak için 1958 de 7 ülke çalışmasını (Seven Countries Study) başlattı. Bu çalışmada ABD, Finlandiya, Hollanda, İtalya, Yugoslavya, Yunanistan ve Japonya’dan yaşları 40-59 arası olan 12,763 erkeğin 10 yıl boyunca diyetleri ve kalp sağlığı takip edildi. Keys, bu çalışmanın sonunda yiyeceklerdeki doymuş yağ oranı, kan yağlarında yükseklik, kalp krizleri ve inme arasında yakın ilişki olduğu sonucuna vardı ve böylece on yıllardır insanoğlunun beslenmesinde tüm zamanların en büyük etkisine sahip olan “lipid hipotezi” doğmuş oldu.

“lipid hipotezi”, yıllardır insanoğlunun beslenmesinde tüm zamanların en büyük etkisine sahiptir.

İlerleyen yıllarda kanda taşınması için özel bir protein (lipoprotein) ile bağlanan yağların iyi (HDL) ve kötü (LDL) kolesterol olarak ayrıldığı ve kötü kolesterolün de doymuş yağlarda bol miktarda bulunduğu görüldü. Başka büyük bir çalışma da (Framingham Heart Study) bu görüşü destekledi. 90’lı yıllarda ise Amerika ve İngilterede  katı yağları kısıtlayan diyetler kalp sağlığı kılavuzlarında çıkmaya başladı ve günümüzde de hala devam ediyor.

Bunun sonucu olarak da on yıllardır bizler, hayvan yağlarının yoğun olduğu et, peynir, hayvan yağı gibi ürünleri kalp hastalarından uzak tutmaya çalıştık. Buna bağlı yiyecek endüstrisi de konuya özen gösterdi, az yağlı veya katı yağ oranı düşük yiyecekler rafları doldurmaya başladı. İlerleyen yıllarda kalp damar hastalıklarına yakalanma ve bundan ölüm oranları önemli miktarlarda düşme gösterdi. Ancak burada tanı ve tedavideki sürekli ciddi gelişmelerin de etkisini belirtmek gerekli.

Durum değişiyor…

Fakat durum böyle iken son 4-5 yılda karşıt görüşten sesler yükselmeye başladı. Bu sesler elbette yapılan yeni çalışmaların sonuçlarından kaynaklanıyor idi. 2010 yılında 348.000 hastayı yıllarca takip eden toplam 21 çalışmanın sonuçları incelendi (meta-analiz): buna göre doymuş yağların kalp hastalıklarını artırdığına dair kanıt yoktu (American Journal of Clinical Nutrition, vol 91, p 535). Karşıt görüştekilerin seslerinin daha da yükselmesine yol açan en son çalışma ise mart 2014 de yayımlandı (Ann Intern Med. 2014;160(6):398-406): 18 ülkedeki 640.000 kişiyi kapsayan bu çalışmanın sonucu şu cümle ile özetleniyordu:

“Mevcut bulgular, kalp damar kılavuzlarında önerilen -çoklu doymamış yağları çok, doymuş yağları ise az tüketin- fikrini desteklememektedir.” 

Ortalık karıştı tabi. Bu çalışmada metot hataları olduğu ileri sürüldü vs, ama katı yağlarla ilgili yıllardır bilinen bir tabu sarsılmaya başlamıştı. Bu durum tabi en başta, benim de dahil olduğum yeme içmeyi seven grubu memnun etti. Tereyağı yasaklar listesinden kalkıyor muydu? Et istediğimiz kadar, hele bol yağlı olanları yiyebilecek miydik?

Kobe bifteği

Dolayısıyla kafalar da karışmaya başladı. Neden birbirinden tamamen farklı sonuçlar vardı? Bilim ve yapılan çalışmalar neden tek bir doğruyu gösteremiyordu? Biz neye inanacaktık? Bu işi netleştirmek bu kadar zor muydu?

Aslında şüphe ve karşıt görüşler bilimin temelinde vardır

Fakat işler bu kadar basit değildi. Aslında şüphe ve karşıt görüşler bilimin temelinde vardır. Doğruları ortaya koymak için uygun bilimsel çalışmalar yapılması gerekir. Bu konuyu da net bir şekilde ortaya koymak için ise, diyetleri farklı olarak ayrılmış (bir gruba doymuş yağlar, diğer gruba doymamış yağlar vs) çok sayıda insanın (istatiksel olarak anlamlı olması için binlerce) 10-20 ve hatta daha uzun zaman takip edilmesi ve bu gruplar arasındaki kalp sağlık durumlarının kıyaslanması gerekli. Bu yapılabilir mi? Pratikte böyle bir
çalışmanın yapılma olasılığı sıfır ve etik de değil. Kimseye on yıllarca sürekli katı yağ veya sürekli sıvı yağ yediremezsiniz. Yukarıda belirttiğim bu konu ile ilgili insanlarda yapılmış çalışmalar da insanları sürekli tek yönlü bir şey yedirmeye zorlamadan diyet alışkanlıklarını kaydedip izlemekten ibaret.

Ancak diyetin çok sıkı şekilde kontrol edilebildiği hayvan çalışmalarında doymuş yağların LDL kolesterol düzeyini ve kalp damar hastalıklarını artırdığı kesin olarak biliniyor. Yine mart 14 de yapılan çalışmada (meta-analiz) bazı doymuş yağların kalp damar hastalıklarını azalttığı, bazı doymamış yağların ise artırdığı görüldü. Yani bilinenin tam tersi. Bazı çalışmalarda ise bütün doymuş yağların aynı olmayabileceği de ileri sürülüyor: Etten alınan doymuş yağlar kalp damar hastalıklarını artırıyorken süt ürünlerinden alınan aynı miktar doymuş yağ riski azaltabiliyor. Aynı miktar doymuş yağ içeren peynir, tereyağına göre LDL kolesterolü daha az artırıyor.

O halde süt ürünlerini ve katı yağları istediğimiz kadar tüketebilir miyiz? Şüphesiz hayır!

Aslında sular eskisinden daha bulanık hale geldi. Bu konuda ne yapmalıyız? Buna benim de verecek net bir cevabım yok ve ayrıntılı çalışmalar yapılıncaya kadar muhtemelen çok uzun süreler de olmayacak. Aslında “ne yapmamalıyız” sorusunu cevaplamak daha kolay. Yediğimiz ürünlerde yağlar karışık olarak bulunur (doymuş, tekli doymamış, çoklu  doymamış). Yağlar ile ilgili tehlike söylemleri çıktıktan sonra görülmüş ki insanlar yağları azaltıyor, fakat bunu karbonhidratı artırarak (şekerli gıdalar, glisemik indeksi yüksek gıdalar) dengeliyor. Sonuç; artan kilolar, obezite ve bununla ilişkili hastalıklar (kalp damar hastalıklar, diyabet, hipertansiyon vs). Yağlar ile ilgili farkındalık artmasına ve yiyeceklerin yağ içeriğinin azaltılmasına rağmen obezite ve bununla ilgili hastalıklarda artış var. Şekerin yağlar kadar hatta belki ondan daha büyük tehlike olduğu biliniyor. Konu aslında oldukça karmaşık. Kalp damar hastalığına neden olan etken çok fazla, bazılarını da net bilmiyoruz. Diyetlerin popüler olmasından dolayı da, konuyla ilgili olan olmayan herkes doğru yanlış bir şeyler söylüyor.

Peki medyada boy gösterip, her gün tereyağı yiyin!, her gün 3-4 yumurta yiyin! diyen sözde bilim insanları bunu neye dayanıp söylüyorlar? Muhtemelen, bu konuda diyet alışkanlıklarına bakılan insanların katıldığı, büyük olmayan çalışmaların sonuçlarına göre genelleme yapıyorlar. Ama aksi görüşte olan çalışmalardan bahsetmiyorlar. Onlara sormak isterim: hayatı doyunca (veya 20-30 yıl) her gün 3-4 yumurta (veya her gün tereyağı) yemiş olan binlerce insanı, hiç yememiş insanlarla karşılaştıran ve arada kalp sağlığı yönünden fark olmadığını gösteren çalışma var mıdır? Böyle bir çalışmanın mümkün olamayacağını rahatlıkla tahmin edebilirsiniz. Peki, ömrü boyunca sigara içmiş ama akciğer kanseri veya kalp hastası olmamış insanlara bakarak sigaranın zararı yoktur sonucunu çıkarabilir misiniz? Bu popülist, rant oluşturmaya yönelik sözde bilimsel laflara lütfen rağbet etmeyin.

SONUÇ;

Şu ana kadar doğru bildiklerimizi kökten değiştirmek için zaman henüz erken. Dengeli beslenme ve kilo almama, şeker ve glisemik indeksi yüksek olan gıdalardan uzak durmak çok önemli. Yağlara dikkat etmek özellikle katı (doymuş) yağlardan uzak kalmak damak zevkini azaltsa da en azından sağlığı tehdit etmiyor. Kaldı ki doymuş yağları ölçülü yemekte de bir sakınca olmadığı görülüyor.

(Sakın bu yazdıklarımdan kolesterolün kalp hastalıklarına olumsuz etkisi olmadığı ve kalp hastalarının kolesterol ilaçlarını kullanmasının yararlı olmadığı yönünde bir anlam çıkarmayın lütfen. O konu net olarak ispat edilmiş durumda).

Kalp hastalıkları ve erektil disfonksiyon (cinsel iktidarsızlık)

SIK SORULAN SORULAR

Kalp hastalıklarında cinsel iktidarsızlık

Erektil disfonksiyon (ED); cinsel ilişkiye girebilecek düzeyde ereksiyonun sağlanmasında ve sürdürülmesindeki başarısızlık olarak tanımlanmaktadır. ED nedenleri içinde psikolojik, nörolojik (sinir sistemine ait), endokrinolojik (hormon hastalıklarına ait), damarlara ait, travmatik veya ilaçlara ait nedenler yer alır. Türk Androloji Derneği tarafından 2500 kişide yapılan bir çalışmada, 40–70 yaşları arasında ED sıklığı %69.2 bulunmuştur. ED sıklığı yaşla ve kronik hastalıklarla artmaktadır. Ülkemizde ED’li hastaların önemli bir kısmı 50 yaş üstündedir. Kalp damar hastalıklarına yol açtığı bilinen birçok risk faktörünün aynı zamanda ED’ye de neden olduğu bilinmektedir. Bunlar arasında; diyabet, hipertansiyon, sigara kullanımı, hiperlipidemi sayılabilir.

Sigara kullanımı ve kullanılan ilaçlara bağlı olarak ED gelişebilir. Hipertansiyon ve kalp hastalığı nedeniyle tedavi görenlerde, eğer sigara içimi de söz konusu ise ED oranının %8.5’dan %20’lere çıktığı görülür. Kalp hastalığı nedeniyle ilaç kullananlarda ED oranının yaklaşık 3 kat arttığı gözlenmiştir.

Total kolesterol düzeyi ile ED arasında doğrudan bir ilişki gösterilmemiş olmakla birlikte, HDL kolesterol (iyi kolesterol) düzeyindeki düşüşün ED ile birlikte bulunabileceği bildirilmiştir. Sistemik bir hastalık olan ateroskleroz birçok kalp-damar hastalığının temel nedeni olduğu gibi ED’nin de başlıca sebeplerindendir.

ED’nin organik nedenlerinin % 53’ünde tek başına ya da birlikte arteriyel hastalık olduğu bulunmuştur. Ayrıca koroner damar hastalığının şiddeti ile erektil fonksiyonun kalitesi ve sıklığı arasında ters yönde bir ilişki saptanmıştır. Kalp-damar hastalığı ile birlikte hipertansiyon ve diyabetin de olması bu hastalarda ereksiyon kalitesini daha fazla düşürecektir.i

Kalp hastalıklarının tedavisinde kullanılan ilaçların ereksiyon fizyolojisi üzerine olumsuz etkileri olabilir:

Erektil Disfonksiyona yol açabilen ilaçlar

Kardiyovasküler ilaçlar

  • Tiyazid diüretikler (idrar söktürücü)
  • Beta blokerler
  • Kalsiyum antagonistleri
  • Santral etkili tansiyon ilaçları (günümüzde pek kullanılmıyor)
  • Digoksin
  • Lipid düşürücü ilaçlar
  • ACE inhibitörleri (kalp yetmezliği ve hipertansiyon tedavisinde kullanılıyor)

Psikiyatri ilaçları

  • Major trankilizanlar
  • Anksiyolitikler
  • Trisiklik antidepresanlar
  • MAO inhibitörleri
  • Lityum
  • Opioid agonistler
  • Barbitüratlar
  • Selektif serotonin re-uptake inhibitörleri

Hormon ilaçları

  • Antiandrojenler
  • Östrojenler
  • LHRH analogları
  • Testosteron
  • Progestinler

Anabolik steroidler

Diğer ilaçlar

  • Simetidin
  • Ranitidin
  • Metoklopromid
  • Karbamazepine
  • Antikolinerjikler
  • Fenitoin

Bu ilaçlar dışında zevk verici, uyarıcı veya uyuşturucu amacıyla kullanılan bazı maddeler de ED nedeni olabilir:

  • Alkol
  • Marihuana
  • Amfetaminler
  • Kokain
  • Eroin

Bu ilaçları kullanırken ED gelişen hastalar neler yapmalılar

Böyle bir yan etkiye sahip diye bu önemli ilaçları kullanmayacak mıyız? Elbette gerekli ise kullanacağız. Bir kere bu ilaçları kullanan hastaların hepsinde ED gelişmeyebilir. Peki, ED gelişirse ne yapmalıyız? Bu durumda hastalar ilacı bırakmadan önce mutlaka doktoruna danışmalıdır; ED nedeni ilaç olmayabilir, doktor aynı etkiye sahip başka bir ilaç verebilir veya ED tedavisi için önerilerde bulunabilir.

ED’li kalp hastalarının sorunu çiftin cinsel hayatını etkilemektedir. Cinsel etkinliğin nasıl ve ne düzeyde olacağı, devamlılığının nasıl sağlanacağı gibi sorular bu hastalar üzerine yeni ek sorunlar getirmektedir.

Kalp hastalarında cinsel başarısızlık veya kalbine zararlı olacağı korkusu, hastanın cinsel fonksiyonunu olumsuz olarak etkilemektedir. Çoğu zaman bu psikojenik ED’yi de olaya katmakta, cinsel ilişkiden kaçış, depresyon, özgüveninin azalması ve sonuçta yaşam kalitesinin önemli düzeyde etkilenmesine neden olmaktadır.

KALP HASTALIKLARINDA EREKTİL DİSFONKSİYON (ED) TEDAVİSİ

Öncellikle erektil disfonksiyon tedavisini, günümüzdeki ve gelecekteki tedavi olarak iki gruba ayırıp sonra alt gruplarını belirtmek daha uygun olacaktır.

Günümüzdeki Tedavi Yöntemleri:

  • Non invaziv (kansız) tedavi yöntemleri;
    • Psikoseksüel tedavi
    • İlaç tedavileri
  • Minimal invaziv tedavi yöntemleri;
    • Vakum aygıtları
    • İntrakavernozal enjeksiyonlar
    • İntrauretral tedavi
  • Cerrahi Tedavi
    • Neovaskülarizasyon ameliyatları
    • Penil protezler

Gelecekteki Tedavi Yöntemleri:

  • Gen Tedavisi ve Doku Mühendisliği

Günümüzdeki Tedavi Yöntemleri

Non-invaziv Tedavi Yöntemleri:

Psikoseksüel tedavi: Günümüzde ED değerlendirmesinde psikojenik ve organik ayrımının doğru olmadığı görüşü hakimdir. ED’li hastaların tümünde etken faktör ne olursa olsun bir psikojenik faktör söz konusudur ve dolayısıyla değerlendirmenin bir ekip işi olduğu gerçeği unutulmamalıdır. Bu ekipte cinsel işlev bozukluğunun psikiyatrik yönünü değerlendirecek uzmanın çok önemli bir yeri vardır.

İlaç tedavileri:

Fosfodiesteraz inhibitörleri:

  • Sildenafil (Viagra tb ve diğerleri)
  • Tadalafil (Cialis tb ve diğerleri)
  • Vardenafil (Levitra tb)

Peniste sertleşme olması, penisteki kan damarlarına kanın dolması ile oluşur. Seksüel uyarılar penisin kanla dolmasını sağlayarak sertleşmeyi sağlar. Bu olayı başlatan faktör, peniste nikrik oksit oluşumudur. Nitrik oksit ise bir enzimi aktive ederek cyclic guanosine monophosphate (cGMP) oluşturur. cGMP ise penise kan taşıyana damarların genişlemesinden sorumludur. Damarlar genişlediği zaman penis kan ile dolarak sertleşme sağlanır. cGMP, fosfodiesteraz denilen bir enzim tarafından ortadan kaldırılır. Fosfodiesteraz inhibitörleri, fosfodiesterazın cGMP’yi ortadan kaldırmasını önleyerek cGMP’nin daha uzun süre iş görmesini dolayısı ile penisteki sertleşmenin de kolay ve uzun süreli olmasını sağlarlar.

Sildenafil, tadalafil ve vardenafil’in Türkiye’de bulunan ticari şekilleri

İlaçların Kullanımları

Her şeyden önce bilmemiz gereken bazı önemli şeyler var:

  1. Erektil disfonksiyon tüm dünyada ve ülkemizde oldukça yaygındır. Etrafınızda baktığınızda gördüğünüz erişkin erkeklerin neredeyse 3/4’ü bu problemle boğuşmaktadır.
  2. Bu kadar sık olmasına rağmen hastalar sorunlarını doktorlarına söylemekten kaçınmaktadır: Lütfen bunu doktorunuza söylemekten kaçınmayın.
  3. Bunu bir gurur meselesi yapmayın, doktorunuza söyleyin, sorunun çoğu tedavi edilebilir nedenler içermektedir.
  4. Doktorunuz ilaç önerirse bunu kullanmaktan kaçınmayın: “Benim ilaca ihtiyacım yok” demeyin, ilacı kullanın. Bu ilaçlar insan yaşamının kalitesini artıran yüzyılımızın en büyük buluşlarından biridir.

Bu ilaçlar günde bir taneden fazla alınmamalıdır. İlaçların etkili olabilmesi için yeterli cinsel uyarı olmalıdır.

Sildenafil: Önerilen başlangıç dozu, planlanan cinsel aktiviteden yaklaşık bir saat önce alınan 50 mg/dır. Doz, gerekirse 100 mg’a çıkarılabilir veya 25 mg’a indirilebilir. Sildenafil, en yüksek kan  düzeyine oral alımdan 0.5-2 saat sonra erişmektedir. Kanda kalış yarı ömrü 3-5 saattir. Yağlı yemekler emilimini ve dolayısı ile etkisini geciktirir, onun için yağlı yemeklerden kaçınmak gerekir. 65 yaş üzerindeki hastalarda başlangıç donu 25 mg olmalıdır.

Tadalafil: Cinsel aktiviteden yaklaşık 30 dakika önce alınmalıdır. 36 saat süreyle etkilidir. Alınma dozları 5-20 mg arasında değişmekle birlikte ortalama 10 mg’dır. Yemek öncesi veya sonrası alınabilir. 65 yaş üstünde doz ayarlaması gerekmez.

Vardenafil: Cinsel aktiviteden yaklaşık 1 saat önce alınmalıdır. Yemek öncesi veya sonrası alınabilir. 36 saat süreyle etkilidir. Alınma dozları 5-20 mg arasında değişmekle birlikte ortalama 10 mg’dır. 65 yaş üzerindeki hastalarda başlangıç dozu 5 mg olmalıdır.

Yan etkileri

Yan etki olarak en sık baş ağrısı, yüzde kızarma ve ateş basması hissi görülür (%10-20 oranlarında). Daha az olarak; sindirim sisteminde rahatsızlık, burunda akıntı, renkli görme bozuklukları, tansiyon düşüklüğü görülebilir.

Nadir olarak akut kalp krizi ve ölüm bildirilmiştir. Ancak ölümlerin doğrudan ilaçla ilgili olmaktan çok kullanımla ilgili hatalara bağlı olduğu düşünülmektedir.

Kontrendikasyonlar (Alınmaması gereken durumlar)

Birlikte nitrat kullanımı: Nitratlar kalp damar hastalıklarında kalp damarlarını (koroner arter) genişletmek için kullanılan ilaçlardır. Nitratların damar genişletici etkileri, bu ilaçların kullanımı ile
önemli derecede tansiyon düşüklüğü oluşturmakta ve hatta ölümlere neden olabilmektedir.

İlaç kullanımını izleyen ilk 24 saat içinde nitrat verilmesi abartılmış yanıta neden olabileceği için bu süre içinde nitrat kullanılmamalıdır. Bu süre sonunda, başlangıç dozuna yanıtı yakından izlemek koşuluyla nitratlar başlanabilir. Nitrat kullanmakta olanlarda ise ilaç verilmesi ancak nitratın kesilmesinden sonra mümkün olabileceği için bu durum doktorları tarafından belirlenmelidir.

Kalp hastalarında kullanımının sakıncalı olabileceği diğer durumlar:

Kalp damarlarında önemli darlığı olan hastalar (pozitif egzersiz testi olan hastalar): İlaç önerilmeden önce hastanın koroner arter hastası olup olmadığı mutlaka bilinmeli ve nitrat kullanımı sakıncalı olduğundan cinsel aktivite ile oluşacak stresi kaldırıp kaldıramayacağı araştırılmalıdır.

Kalp yetersizlikli hastalar: Sildenafil, sistolik (8-10 mmHg) ve diastolik (5-6 mmHg) kan basıncının bir saat içinde hafif olarak düşürmekte ve bu etki 4 saat sonunda geçmektedir. Kalp hızı üzerine anlamlı etkisi gösterilmemiştir. Hipotansif etki yaşa (>65 yaş ile <65 yaş karşılaştırıldığında) ve doza (25 ile 100 mg arasındaki miktarlar) bağlı olmadığı gibi, ortostatik hipotansiyona da neden olmamaktadır. Sağlıklı kişilerce yüksek doz sildenafilin oldukça iyi tolere edildiği bildirilmiştir. Ancak özellikle kan basıncı düşük olan kalp yetersizlikli hastalar, son 6 ayda miyokard infarktüsü veya inme geçiren hastalar, kontrol edilemeyen hipertansiyonlularda sildenafil kullanılmaması uygun olacaktır.

Birden çok antihipertansif ilaç alan hastalar: Klinik çalışmalar tiyazid, lup ve potasyum tutucu diüretikler, ACE-inhibitörleri, kalsiyum kanal blokerleri, alfa ve beta adrenerjik reseptör blokerleri ile sildenafil birlikte kullanılabileceğini göstermektedir. Bununla birlikte, antihipertansif ilaç kullanan hastalarda hipotansiyon olasılığı göz önünde bulundurulmalı ve hastalar doktorlarına danışmalıdırlar.

Sildenafil sitratın yarı ömrünü uzatabilecek ilaçları veya besinleri alan hastalarda [simetidin (ülser ilacı), amiodaron (ritim bozukluğu ilacı), ketokonazol (mantar ilacı), eritromisin (antibiyotik), ritonavir (virüs ilacı), sertralin (depresyon ilacı), metronidazol (parazit ilacı), greyfurt suyunda bulunan naringenin] sildenafilin düşük dozlarda (25 mg) verilmesi uygun olacaktır.

Karaciğer ve böbrek hastalığı: Ciddi böbrek bozukluğu olan hastalarda ilacın atılması azalır. Böylece ilacın etkisi ve etki süresi artmaktadır. Özellikle böyle hastalarda birlikte antihipertansif ilaçlar
alındığında dikkatli olmak gerekmektedir. Ancak kronik hemodiyaliz programında olan hastalarda güvenle kullanılabileceği bildirilmiştir. Yine karaciğer bozukluğu olan hastalarda 50 mg yerine 25 mg’lik bir dozla başlamak gerekmektedir.

Minimal invaziv tedavi yöntemleri:

a – Vakum Aygıtları: Penis üzerinde negatif basınç etkisi yaratarak korporeal kan akımını artırmaya yönelik bir tedavi şeklidir. Ülkemizde yaygın kullanım alanı bulamamıştır. Kalp hastalarında kullanımını sınırlayacak bir risk faktörü söz konusu değildir.

b – İntrakavernozal Enjeksiyonlar: Prostoglandin E1 (PGE1): Sinuzoidal relaksasyon, arteriel giriş ve venöz çıkış direncinin artmasıyla ereksiyonu sağlayan bir ajandır. Fentolamin ve papaverinle kombine kullanılabilir. İlaca aşırı duyarlılığı olan hastalarla, priapizm riski olan hastalarda (orak hücreli anemi, lösemi v.b.) kullanılamaz. Bir yılın sonunda ilacı bırakma oranları çok yüksektir.

b. Moksisilat: Selektif bir alfa-1 adrenoreseptör blokerleridir. Yaygın kullanımı yoktur.

c. İntrauretral Tedavi: Prostoglandin, (MUSE-Medicated Urethral System for Erection) Başlangıçta çok umut verici gibi görünen bu tedavinin etkinliğinin yıllar geçtikçe ilk rapor edildiğinden çok  daha düşük olduğu ortaya çıkmıştır.

Cerrahi Tedavi

a – Neovaskülarizasyon Ameliyatları: ED’nin esas nedeninin düz kaslardaki değişiklikler olduğunun ortaya konması bu heyecan verici ameliyatların popülaritesini yitirmesine yol açmıştır.

b-Penil Protezler: Penis protezlerinin kullanılmasıyla ilgili 25 yıllık bir geçmiş söz konusudur. Penil protezler temel olarak iki tiptir: Eğilip bükülebilir ve şişirilebilir protezler. Penil protez sonrası hasta ve partner memnuniyetinin %80’ler civarında olduğu bilinmektedir. Protez tipinin seçiminde erektil disfonksiyona yol açan faktör ve hastanın isteği etkili olmaktadır. Çok parçalı şişirilebilir protezler fizyolojik duruma daha uygun, ancak mekanik arıza yapma şansı yüksek, eğilip bükülebilir protezler ise devamlı sert olması nedeniyle fizyolojik duruma uygun olmayan ancak mekanik arıza şansı bulunmayan protezlerdir. Penil protez tipinin seçiminde hasta ve eşiyle avantaj-dezavantaj faktörleri çok ayrıntılı olarak tartışıldıktan sonra birlikte karar verilmelidir. Komplikasyon olarak %1-10 enfeksiyon, %5 civarında mekanik arıza riski söz konusudur.


Konu, Türk kardiyoloji Derneği sitesinden alınmış editör tarafından eklemeler yapılarak yayımlanmıştır.

Kalp üfürümlerinde nedenler ve şikayetler nedir?

SIK SORULAN SORULAR

Kalp üfürümlerinde nedenler ve şikayetler nedir?

Kalp üfürümleri, normalde duyulmaması gereken ancak bazı durumlarda damar içinde dolaşan kanın türbülans oluşturması ile oluşan ve duyulan seslerdir. Üfleme ile çıkan sese benzer. Organik bir kalp hastalığı bulgusu olabileceği gibi, kalp dışı bazı durumlarda veya her hangi bir organik bozukluk olmadığı durumlarda da duyulabilir.

Üfürümler doktor tarafından steteskopla kalp seslerinin dinlenmesi sırasında duyulur.

Kalp üfürümlerinin nedenleri nedir?

1. Üfürüm oluşturan organik kalp hastalıkları:

  • Kapak hastalıkları;
    • kapak darlıkları (mitral darlığı, triküspit darlığı, aort darlığı, pulmoner darlık)
    • kapak yetmezlikleri (mitral yetmezliği, triküspit yetmezliği, aort yetmezliği, pulmoner yetmezlik)
  • Mitral valv prolapsusu
  • Doğumsal kalp hastalıkları (ASD, VSD, PDA, Fallot gibi)
  • Kalbin büyümesi

2. Üfürümün kalp dışı nedenleri:

  • Kanın akış hızının artması
    • kansızlık (anemi)
    • gebelik
    • tiroid bezinin aşırı çalışması (zehirli guatr)
    • arter-ven arası açıklıklar (arteriovenöz fistüller) vs.

Üfürümlerle birlikte bulunabilen şikayetler nelerdir?

Üfürümler eğer organik kalp hastalıklarının belirtisi olarak bulunuyorsa bu hastalıkların başka şikayetleri de hastada olabilir:

  • Nefes darlığı
  • Bayılma veya bayılacakmış gibi olma,
  • Aritmiler (ritim bozuklukları),
  • Göğüs ağrısı,
  • Eforla çabuk yorulma.

Ayrıca Bakınız:
Her kalp üfürümü anormal midir?
Çocuklarda Üfürümler

Göğüs ağrım var

SIK SORULAN SORULAR

Her göğüs ağrısı kalp ile ilgili midir?

Hayır. Göğüs ağrısı yapan çok çeşitli nedenler vardır. Göğüs ağrıları, göğüs kafesindeki kaslar, sinirler, bağlar ve benzeri yapılara ait olabileceği gibi sindirim sistemi (safra kesesi, mide, yemek borusu vs) hastalıkları ile de ilgili olabilir.

Peki o zaman göğüs ağrısının neden olduğunu nasıl bileceğim?

Sizin tam olarak neden olduğunu bilmeniz çok zordur. Yapılacak en doğru iş en yakın sağlık merkezine gitmek veya doktorunuza başvurmaktır.

Kalbe bağlı her ağrı kalp krizi olduğunu mu gösterir?

Hayır, kalp krizi dışında da kalbe bağlı ağrılar olabilir. Kriz olmaksızın kabin geçici süre için kansız kalmasına bağlı ağrılar olabilir (angina) veya kalp zarı iltihabında da ağrılar olabilir.

Hangi durumlarda kalp ağrısı olduğundan şüphelenmeliyim?

Kalbin kansız kalmasından dolayı oluşan ağrıların bazı özellikleri vardır. Bu özelliklere uyan bir ağrınız varsa, zaman geçirmeden derhal (günün hangi saatinde olursa olsun) sağlık kuruluşuna gidilmelidir. Bununla birlikte kalp ağrıları her zaman kitapların yazdığı gibi olmayabilir. Bazen mide rahatsızlığı, omuz ağrısı, kol ağrısı, çene ve hatta diş ağrısı şeklinde de kendini gösterebilir. Özellikle yaşlı veya şeker hastalığı (diabetes mellitus) olanlarda bu şekil ağrılar olabilir. Özellikle kalp damar hastalığı açısından risk faktörleriniz varsa çok daha dikkatli ve hassas olmalısınız.

Kalp hastalıklarına bağlı göğüs ağrılarında neden bir an önce doktora gitmeliyiz?

Göğüs ağrısı kalp krizine ait olabilir. Kalp krizlerine bağlı ölümlerin %50’si ilk 1 saat içinde olmaktadır. Kalp krizi, kalbi besleyen damarlardan birinin tıkanmasıyla oluşur ve kalbin kansız kalan o bölgesindeki hücreler geriye dönüşsüz bir şeklide ölmeye başlar ve 6-12 saat içinde o bölgedeki tüm hücreler ölür.

Ağrı, kalp krizine bağlı değil de angina olsa bile mutlaka doktorunuza görününüz. Çünkü bu ağrılar bir krizin habercisi olabilir veya bu ağrılar sırasında tehlikeli ritim bozuklukları oluşabilir.

Peki erken gittiğimiz zaman ne kazancımız oluyor?

Bunun 2 hayati önemi var:

  1. Kalp krizine bağlı ölümler özellikle ilk dakikalarda görülen ritm bozuklukları sonucu oluştuğu için bunların düzeltilmesi ancak sağlık kuruluşunda olacaktır,
  2. Her geçen dakika daha fazla kalp hücresi öldüğü için ne kadar erken müdahale edilirse o kadar fazla kalp hücresinin ölmesi önlenecektir.

Kalp krizinde kalp hücrelerini korumak için ne yapılıyor?

Kalp krizi, kalbi besleyen damarların pıhtı ile tıkanması sonucu oluşur. O halde tıkalı damarı açmamız gerekli. Bunun 2 yöntemi var:

  1. Damardaki tıkanmadan sorumlu pıhtıyı eritmek (trombolitik tedavi),
  2. Tıkalı bölgeyi balon+stent ile açmak.

Zaman çok değerli olduğu için, hastanın ve hastanenin koşullarına göre, hasta ilk 3 saatte gelmişse ilaçla pıhtıyı eritmek veya balon+stent ile açmak, 3-12 saat arasında gelmişse balon+stent işlemi yapmak, olanak yoksa pıhtı eritici ilaç vermek daha uygundur. 12 saatten sonra tüm hücreler ölmüş olacağı için bu işlemlerin pek yararı olmaz. Dolayısı ile kalp krizinde “zaman=kalp kası” demektir.


Ayrıca bakınız:
Kalp damar hastalığına bağlı ağrıların özellikleri
Kalp damar hastalığı yönünden risk faktörleri
Balon anjiyoplasti-Stent

Balık yağını doktorunuzun önerisi olmadan kullanmayın

Dünyada milyonlarca insan kalp damar sağlığını ve inme riskini azaltmak için omega-3 balık yağı haplarını kullanıyor. Fakat yapılan çalışmalarda bunun doğru olmadığı ortaya çıktı.

Çoğu insanın sağlıklı yaşam için eczaneler dışında çoğu yerde bulabildiği ve kullandığı balık yağı kapsüllerinin sanıldığı gibi kalp damar sağlığına faydası yok. İçlerinde bir çoğunun kalp damar hastası olduğu 70.000 insanı kapsayan 20 çalışmanın sonuçları değerlendirildiğinde omega-3 ‘ün kalp damar hastalıklarından ve inmeden korumadığı ve bu hastalıklardan ölümü azaltmadığı görüldü.

Trigliserid yüksekliklerinde tedavi edici olarak günde 2-4 gr içinde 2 tip (EPA ve DHA) omega-3 yağ asiti bulunan balık yağı kapsülleri doktor tarafından önerilebiliyor. Ayrıca balığın sağlıklı olduğu ve yenmesi gerektiği de unutulmamalı.

Ancak doktorunuzun önerisi olmadan balık yağı kapsülleri kullanmak mantıklı görünmüyor.

Kaynak:
Fish Oil Fizzles for Fighting Heart Attack, Stroke

Horlama kalp hastalıklarına yakalanma riskini ve ölümü ARTIRMIYOR

Horlama nın kalp hastalıklarına yakalanma ve buna bağlı ölümleri artırdığına inanılırken Avusturalya’da yapılan bir çalışmada bunun doğru olmadığı bulundu.

380 erişkinin 17 yıl boyunca izlendiği, kişilerde sleep apne (uykuda solunumun geçici durması) ve horlamanın olup olmadığının cihazlarla saptandığı çalışmada sleep apnesi olmayıp her gece horlayanların diğerlerine göre kalp damar hastalıkları ve bundan kaynaklanan ölümlere daha sık yakalanmadığı ortaya çıktı. Sleep apnenin olması ise, daha önceden de bilindiği gibi kalp damar hastalıkları riskini artırıyor.

Horlama özellikle horlayanın yatak arkadaşları için önemli bir problem. Net bir istatistik olmamakla birlikte erişkinlerin %30’unun uyurken horladığı düşünüyor.

Horlama ve özellikle de sleep apne, özel donanımı olan hastanelerde hastalar yatırılarak saptanabiliyor ve belli ölçülerde tedavi edilebiliyor.

Kaynak:

http://www.medicalnewstoday.com/articles/251292.php
http://tr.wikipedia.org/wiki/Uyku_Apnesi

Gençlerin sigara kullanması erken ölüm getiriyor

American College of Cardiology dergisinde yayımlanan araştırmada, sigaraya gençlik yıllarında başlayan ve kesintisiz devam edenler, hiç sigara içmeyenlere göre 2 kat daha fazla ölüyor. Daha önemlisi sigaranın ölümcül etkisinin birikici (kümülatif) olması. Yani gençlik yıllarında (okul yılları olarak düşünebiliriz) içilen sigara, daha sonra bırakılsa bile bu kişiler, hiç içmemişlere göre yine
fazla ölüm riskine sahip.

28.000 erkeğin ortalama 53 yıl izlendiği çalışmada okul yıllarında sigaraya başlayıp hala içmeye devam edenlerin hiç içmeyenlere göre 2 kat daha fazla öldüğü, okul yıllarında başlayıp fakat daha sonra bırakanlarda ise erken ölüm riskinin %29 olduğu görüldü. Erken yaşta içilen sigara, kalp hastalıkları dışında kanser riskini de artırıyor.

Sonuç olarak; sigaraya hiç başlamamak en güzeli, fakat başlayanların da bir an önce bırakması gerekiyor.

Kaynak:

Teen Smoking Linked to Earlier Death. Medscape. Oct 04, 2012