banner.jpg (67565 bytes)

menu

evmavi.gif (64 bytes) Ana Sayfa

Konular

Haberler

Sık Sorulan Sorular

Doğru Bilinen Yanlışlar

İlaçlar

New Page 1

EN SON EKLENEN ANKET

EN SON EKLENEN KONULAR

::::   Konular   ::::

tasarim.gif (62 bytes) 

 

EN SON EKLENEN HABERLER

::::   Son Haberler   ::::

Arşivarsiv.gif (66 bytes)

EN SON EKLENEN ANKET

:::   iletişim   :::

Cinnah Caddesi, 66/4 Çankaya/Ankara.
Tel: (0312) 442 38 38
Faks: (0312) 442 79 79

aramabuyutec.gif (68 bytes)Site İçinde Arama

   

New Page 1

icon_not.gif (244 bytes)
Biliyor musunuz? 
Elektrokardiografi (EKG) aygıtı bir Hollandalı fizyolog olan Einthoven tarafından 1902'de keşfedilmiştir.

EN SON EKLENEN İLAÇLAR

:::: Biraz da Oksijen ::::

smile.gif (1038 bytes)

 Kaos

Arşivarsiv.gif (66 bytes)

EN SON EKLENEN İLAÇLAR

:::: Kardiyolojide İlaçlar ::::

Arşivarsiv.gif (66 bytes)

EN SON EKLENEN DBY

: Doğru Bilinen Yanlışlar :

Arşivarsiv.gif (66 bytes)

EN SON EKLENEN SSS

::::   Mini Test   ::::

Türkiyede kişi başı günlük tuz tüketimi:

a:  5-6 gr
b:  6-10 gr
c:  10-16 gr
d:  16-19 gr
EN SON EKLENEN ANKET
AnkeT

:::: Anket ::::

Doktor tavsiyesi olmadan bitkisel ürünleri;
kullanırım
kullanmam
Sonuçlar ve Diğer Anketler
www.ahmetalpman.com***Oksijen Oku

Ana Sayfa 
Tüm Oksijenler

 Piyasa ve sağlık hizmetleri: Tehlikeler, uyarılar…

Piyasa ve sağlık hizmetleri: Tehlikeler, uyarılar…

Prof. Dr. Şükrü Hatun
Kocaeli Üniversitesi Tıp Fakültesi
Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Anabilim Dalı

Son aylarda 3-5 özel sağlık kurumu veya doktora uğradıktan sonra bana gelen ailelerden, bazı devlet hastanelerine yaptığım ziyaretlerden, katıldığım tıp kongrelerinden, sağlık bakanlığı yetkilileri ile yaptığımız toplantılardan ve artık takip etmekte güçlük çeker hale geldiğim sağlık hizmetlerinde reform tartışmalarında edindiğim bilgiler, piyasa dinamiklerinin egemenliğine sokulan sağlık hizmeti uygulamalarının kişisel/grupsal/mesleksel çıkarı tahripkar bir biçimde öne çıkararak ülkemizdeki insanların sağlığını tehdit eder hale geldiğini gösteriyor.Bu nedenle insanın biyolojik varlığını ve hasta olarak güçsüzlüğünü insafsız bir sömürü kaynağı haline getiren bu süreçle ilgili gözlem ve önerilerimi bir kez daha yazma gereği duyuyorum.

Öncelikle özel sağlık kurumlarının ve piyasa dinamiklerini baş tacı etmeye gönüllü kamu kurumlarının başta özel sigortası olanlar olmak üzere hastalara mümkün olduğu kadar yüksek faturalar çıkarmak için tanı ve tedavi süreçlerini “manipüle” ettikleri, hastalık sayılamayacak durumları hastalıkmış gibi göstererek bir çok gereksiz tetkik yaptıkları, gerekli olmadığı halde hastaneye yatırdıkları veya daha komplike ve dolayısıyla daha pahalı tedavi yöntemlerini kullandıkları,özellikle tomografi/MRI gibi radyolojik tanı yöntemlerinin kullanımında çok büyük bir israf olduğu, İstanbul gibi hekimliğin ticaret konusu haline geldiği yerlerde bir çok hekim ve sağlık kurumunun promosyon ekipleri olduğunu ve TV’deki bir çok sağlık programının aslında para karşılığı kiralandığı, bazı hekimlerin tıbbi pratiklerini tamamen daha çok para kazanacak şekilde düzenledikleri, bu nedenle özellikle İstanbul’da adı “ ocak söndüren” olarak anılan hekimler olduğu ama bunlara bir şey yapılamadığı sıklıkla dile getirilen gözlemler. Eskiden de bunların olduğu biliniyordu ama yeni olan sistemin büyük ölçüde bu dinamiklerin egemenliğine girmesi ve esas önemlisi hastaları piyasanın merhametsizliği karşısında koruyacak mekanizmaların olmaması. Eski zamanlarda hekimler bir hasta geldiğinde tıp bilimin gerekleri ve insan sağlığından başka bir şey düşünmeden davranırken şimdi kendisin veya çalıştığı işletmenin bilançosu da önemli bir faktör olarak devreye giriyor, bu nedenle de hastalar gerçekten tedavi edilecekleri yere geldiklerinde ya gecikmiş yada bir çok gereksiz girişime tabi tutulmuş oluyorlar.

Bunun kadar önemli bir diğer sorun Sağlık Bakanlığı hastanelerinde uygulanan “performansa göre ücretlendirme” uygulamasının hekimleri yapmadıkları tıbbi girişimleri yaptı gibi göstermeye veya gerekli olmayan ama zararı da olmayan tıbbi girişimleri yapmaya özendirerek “sanal bir hizmet patlaması” na yol açması ve bunun sosyal güvenlik kurumlarının sağlık harcamalarını çok arttırması. Aklı başında olan bir çok hekim sistem şimdilik onların daha çok para kazanmasını sağlasa da bunun çok sürmeyeceğinin bilincinde ama ses çıkarmamayı tercih ediyor. Bu uygulamanın başka bir yönü sistem nedeniyle asistanlarının yaptıkları bütün girişimlerin (bir arkadaşım yenidoğan servisinde asistanlarca yapılan bütün beyin omurilik sıvısı incelemelerinin ve kan değişimi uygulamalarının performans olarak kendisine yazıldığını ve bu parayı almaktan vicdanen rahatsız olduğunu söyledi) sorumlu/şef konumundaki hekimlerin hesabına yazılması, dolayısıyla hastane ortamının bir tür yalanın egemenliğine girmesi.

Hiç kuşku yok ki yukarı da sayılan iki süreç birbirini tamamlıyor ve sistem büyük ölçüde hekimlerin lehine işliyor; böyle olduğu için de Türk Tabipleri Birliğinin hekimliğin kalbinde yatan değerleri savunan sesine hekimlerden güçlü bir karşılık gelmiyor. Piyasanın yol açtığı hekimlik yozlaşmasının önemli sonuçlarından birisi de hekimlerin hastalıkları abartan bir tür “felaket tellalı” veya bunun tam tersi henüz deneme aşamasındaki gelişmeleri “ekibimiz hazır, bizde yapıyoruz” şeklinde “umut taciri” diliyle medya organlarında konuşmalar yaparak bir tür “hastalık promosyonunda” bulunmaları. Bu şekilde insanların daha çok sağlık kurumlarına, özellikle de bu konuşmaları yapan hekimlere başvurmaları, dolayısıyla sağlık tüketiminin artması amaçlanıyor. Ortalık hastalıkları “şehvetle anlatan” tıp profesyonellerinden ve onların organize ettiği/konuştuğu tıp kongrelerinden geçilmezken, toplum sağlığının korunması için çaba gösteren bir avuç bilim insanının sesi hemen hiç duyulmuyor. Sosyete doktoru veya “medyatik doktor” unvanı bilimsel niteliklerin önünde geliyor. Gazetelerde dünyanın hiçbir ülkesinde görülmemiş oranda sağlık, yaşam vb ekleri çıkıyor. Buralarda kerameti kendinden menkul bazı sağlık “guruları” (bunların arasında Prof vb akademik unvanlılar da var) enginarın faydalarını sözüm ona bilimsel kılıflara sararak sunuyor. Bu önerilerin kanıta dayalı bilimsel veriler olmadığını, Batı ülkelerindeki sağlıklı yaşam kitaplarının ucuz çevirilerinden oluşan magazinel şeyler olduğunu bilen gerçek tıp insanları ise medyayı ve toplumu saran bu hezeyan karşısında biraz da ellerinde bunları yapanlara karşı uygulanacak bir yaptırım olmaması nedeniyle acı bir tebessümle seyrediyor. Bu yaptırımsızlık bu “harika” doktor, diyetisyen vb sosyete hizmet sunucularının fütursuzluğunu arttırıyor. Bu sürecin görünmeyen yüzünde kullanım değerlerini, piyasada 5-10 kat yüksek değişim değerine çevirmeye çalışan binlerce hekimin karmaşık ilişkilerinin yanı sıra dindar kesime hitabeden binlerce küçük/orta büyüklükte sağlık işletmesi de var. Ne yazık ki eski zamanlarda insanı ve merhameti merkezine koyan din anlayışı yerini ticaretin egemenliğine bırakmış durumda ve bu en çok sağlık hizmetlerinde kendini gösteriyor.

En son katıldığım bir toplantıda uzun yıllar ABD’de eğitim görmüş bir arkadaşımın “ Oralardaki bilim çevrelerinde bu tip yaklaşımları şarlatanlık olarak görürler” dediği “insanların genetik profillerine göre beslenme önerisi” gibi uygulamaların ülkemizde de başlatıldığını, İstanbul merkezli “sağlıklı ve uzun yaşam” modası için yeni mecralar açıldığını ve bu tür şeylere ciddi bilim insanlarının pek ses çıkarmadığını görünce insan genlerinin de sömürü konusu haline getirildiğini düşündüm ve doğrusu işlerin nerelere uzandığını görüp korktum. Beni esas düşündüren piyasadaki sağlıkla ilgili aktörlerin ABD’den daha kontrolsüz ve daha açgözlü olabilme potansiyelleri karşısında kamu kurumların güçsüzlüğü. Örneğin ülkemizde ABD’deki gibi bir bağımsız ve çok yüksek nitelikli uzmanları barındıran “Ulusal Sağlık Enstitüsü” (NIH) veya “Hastalıkları Kontrol Merkezi” (CDC) gibi kuruluşlar yok; bu nedenle de çok uluslu şirketlerin yön verdiği sağlık piyasası karşısında ülke kaynaklarını ve önceliklerini korumak giderek güçleşiyor. Başta Sağlık Bakanlığı olmak üzere kamu kurumların koruyucu sağlık hizmetlerine yönelik araştırma bütçeleri yok; üniversitelerin araştırma fonları ise daha çok öğretim üyesi veya tez yapan uzmanların ihtiyaçlarına yönelik olarak çarçur oluyor. Bu durumda biyoteknoloji gibi insan sağlığını çok yakından ilgilendiren alanlarda kamunun düzenleyici rolü giderek azalıyor ve yakın gelecekte çok karlı görülen genetik gibi alanlarda özel sağlık kurumlarının egemen olma ihtimali beliriyor.

Bütün bu süreç “en alttaki” hastaları veya kendilerini hasta gibi görmeye özendirilen sağlıklı bireyleri ezer ve yoksullaştırırken ;hekimler, özel sağlık işletmecileri, eczaneler, ilaç firmaları, özel sigorta şirketleri, tıbbi malzeme ithalatçıları, uluslararası medikal firmalar büyük kazançlar elde ediliyor. Belki tek sevinilecek şey hemşireler, ebeler, sağlık memurları, diyetisyenler, psikologlar ve sosyal hizmet uzmanları gibi hekim dışındaki sağlık personelinin hala piyasanın uzak köşelerinde kamu sağlık kurumlarını insan sıcaklığı ile ısıtıyor olmaları. Piyasanın tehlikesi derken ne demek istediğimi daha iyi anlamak için bir an onların yüzlerindeki gülümsemenin de parayla satın alınabilir olmaya başladığını düşünün. Dilerim bu kabusu hep birlikte önleyebiliriz.

shatun@isbank.net.tr

(Sayın Prof. Dr. Şükrü Hatun'un bu yazısı 26 Nisan 2005 tarihli Radikal gazetesinde yayımlanmıştır.)

Bu oksijen 04.07.2005 tarihinde eklenmiş ve 3936 kez okunmuştur.

www

Site Hakkında | Gizlilik | Ben Kimim? | Site Haritası | İletişim

Yeni eklenen yazıları mail ile almak ister misiniz?

www.ahmetalpman.com. Kuruluş tarihi: 2005. Bu site hastalar, öğrenciler ve konuya ilgi duyanlar için kurulmuş olup tamamıyla bilgilendirmeye yöneliktir. Sitede kullanılan her bilgi, aynı amaçlar doğrultusunda, kaynak gösterilmek şartıyla kullanılabilir veya kopyalanabilir. Sitede yer alan bilgiler profesyonel tıbbi tanı ve tedavinin yerini tutmaz. Sitede yer almayan ve girmesini istediğiniz konular için lütfen yazınız:


Twitter'da takip edin